Kritik eşik COP31
Küresel ısınma; sadece termometrelerdeki cıvanın yükselmesi ya da yaz aylarının biraz daha sıcak geçmesi demek değildir. Atmosferdeki sera gazı birikiminin artışıyla tetiklenen süreç, dünyamızın hassas dengesini kökten sarsan zincirleme bir ekolojik yıkım dalgası olma özelliğine sahip. Bilim insanları, tarihin en büyük altıncı kütlesel yok oluş sürecinin eşiğinde olduğumuzu ve binlerce türün yüzyıl sonunu göremeyeceğini açıkça ifade ediyor.
Sinemadan edebiyata, insanlığın hikâye anlatma geleneklerine baktığımızda kıyamet senaryolarının hep bir dönüm noktası vardır: İnsanlığın krizle yüzleştiği ve son seçeneğini masaya koyduğu o an... İklim krizinde tam olarak o son virajdayız ve sormamız gereken hayati bir soru var: Bu faturayı kimler ödeyecek?
Pencereden dışarı bakarken ayaklarımızın altındaki toprağın sabitliğine güveniyoruz; çünkü tarih boyunca yaşam alanlarımızı doğal olarak kıyılara ve deltalara kurduk. Ancak doğayla yapılan sözleşmenin son maddelerini kendi ellerimizle yırtarken, iklim krizinin en sinsi yüzü tüm haşmetiyle kendini gösteriyor.
İklim krizini sayısal verilerle ifade edince alınacak önlemler için bir hayli hızlı davranılması gerektiği ortaya çıkıyor. Sadece son 5 yıl içinde İsviçre'deki buzul hacmi yaklaşık yüzde 20 oranında azaldı.
Veriler, önümüzdeki yüzyılda insanlığı bekleyen tablonun ne kadar keskin tercihlere bağlı olduğunu gözler önüne seriyor. İklim krizinin uykumuzu kaçıran noktalarını IPCC raporları ortaya koyuyor. Rapor; Grönland ve Antarktika'nın beklenenden hızlı çökmesi halinde geri dönülemez kırılma noktalarının tetikleneceğini, deniz seviyelerindeki yükselmenin 1,5 ila 2 metreyi bulabileceğini ihtar ediyor.
* IPCC: İnsan faaliyetlerinin iklim değişikliği üzerindeki etkilerini, risklerini ve bu risklere karşı geliştirilebilecek uyum ve azaltım stratejilerini değerlendiren uluslararası bir Birleşmiş Milletler organı.)
14 milyon kilometrekarelik yüz ölçümüyle Türkiye'nin 18 katı büyüklüğünde olan Antarktika'nın %98'i ortalama 2.100 metrelik kalınlığa sahip buzla kaplı.
Deniz seviyesinin 1,5 ila 2 metre yükselmesiyle Bangladeş'ten İskenderiye'ye, Venedik'ten Rotterdam'a kadar pek çok dünya kenti doğrudan haritadan silinme tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Ülkemizin kıyı şeridindeki yerleşim yerleri bütünüyle sular altında kalmayacak olsa da, başta Çukurova olmak üzere birçok bereketli alüvyal toprağımızın büyük bölümüne deniz suyu dolacak. Dahası; yükselen deniz suları kıyı bölgelerindeki yeraltı tatlı su kaynaklarına ve tarım arazilerine sızarak tuzlanmaya yol açacak. Bu da içme suyu kıtlığı, gıda güvenliği krizleri ve tarihin en büyük iklim göçünü tetikleyecek.
Deniz suyu 2 metre yükselirse Hollanda şehri Rotterdam böyle görünecek.
Eğer Paris Antlaşması hedefleri tutturulabilirse, bu yükselme 28 ila 55 cm bandında tutularak hayati zararlar en az seviyeye indirilebilir.
İklim değişikliğini ülkemize indirgeyecek olursak durumun hiç de iç açıcı olmadığını görüyoruz. Ülkemizde 1970–1980 dönemiyle 2014–2025 dönemi arasında hem en yüksek hem de en düşük sıcaklık ortalamalarındaki artış çarpıcı seviyelerde bulunuyor.
Önümüzde iki seçenek bulunuyor. Ya bugün yeşil dönüşümün maliyetini üstleneceğiz ya da bu faturayı gelecek nesillere telafisi imkânsız bir yıkım olarak ihale edeceğiz. İklim değişikliğinin vahim sonuçlarını en yüksek sesle dile getiren ülkelerin başında gelen Türkiye'nin ev sahipliği yapacağı BM İklim Zirvesi COP31, faturanın gelecek nesillere kesilmemesi için iklim kriziyle mücadelede önemli bir eşik olacak.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'nın 9–20 Kasım 2026 arasında düzenleyeceği COP31, yalnızca rutin bir uluslararası buluşma değil; 1,5°C hedefini canlı tutabilmek için dünya diplomasisinin masaya koyacağı büyük bir koz niteliğine sahip.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum
197 devletin yer alacağı, 85'in üzerinde ülke lideriyle 400'den fazla bakanın katılmasının beklendiği COP31, küresel iklim krizinin derinleşen etkileri ve jeopolitik belirsizliklerin gölgesinde, insanlığın ortak geleceğini güvence altına alacak en somut adımların merkezi olacak. Türkiye'nin "Geleceğin COP'u" olarak şekillendirdiği bu vizyon; iklim eylemini soyut vaatlerden ve kağıt üzerindeki taahhütlerden kurtararak sahada doğrulanabilir, ölçülebilir ve sürdürülebilir bir uygulama dönemine taşımayı hedefliyor.
• Kapsayıcı iklim çözümlerinin desteklenmesi
Diyalogla Güvenin Yeniden İnşası: Kırılgan toplulukların, gelişmekte olan ülkelerin, yerel yönetimlerin, sivil toplumun ve gençlerin sesini en güçlü şekilde müzakere odalarına taşıyarak; kimsenin geride bırakılmadığı, adil ve kapsayıcı bir iklim diplomasisi zemini inşa edilecek.
• Uzlaşıyla Ortak Sorumluluk: Enerji güvenliği ile iklim hedefleri birbirinin alternatifi olarak değil, birbirini tamamlayan unsurlar olarak ele alınacaktır. Tüm ülkelerin kalkınma haklarını gözeten, adil bir yeşil dönüşüm temelinde küresel uzlaşı mekanizmaları güçlendirilecek.
• Aksiyonla Taahhütlerin Sahaya İnmesi: 2035'e kadar %35 küresel elektrifikasyon hedefinden 'Sıfır Atık Hareketi'ne, metan emisyonlarının azaltılmasından dirençli ve enerji verimli şehirlere kadar tüm taahhütler somut projelerle desteklenecektir. Kurulacak 'İklim Uygulama Köprüsü' ile iklim finansmanının rasyonel, hızlı ve etkin dağıtımı sağlanacak.





