Zeynep Dilara Akyürek / Milliyet.com.tr – The Guardian gazetesi Karadeniz’de Türkiye’yi de ilgilendiren bir iddia ile yayınladığı haberde, Ukrayna ve Rusya arasındaki gerilim ve Rusya’ya yardım iddiasıyla ‘suçladığı’ Güney Kore ticaretini kaleme aldı. The Guardian’ın kaynak aldığı analiste göre Ukrayna’yı destekleyen çıkarlara ters düşecek hamleler yapan Güney Kore, aynı anda Türkiye’deki NATO zirvesinde ‘Ukrayna’ya yardımlarını ve desteklerini’ dillendiriyordu. Ancak Ukrayna kime ait olduğuna bakmaksızın Karadeniz’de ticaret gemilerini vuruyor, Rusya’ya silahı olmayan insanlar üzerinden saldırıyordu. Tüm bu saldırıların yaşandığı, sivillerin öldüğü ve ticaret gemilerinin battığı Karadeniz artık Montrö’de anlatıldığı ya da vadedildiği gibi güvenli bir alan olmaktan çıkmış mıydı? Aslında tüm bunlar, hatta Türk gemilerine yapılan saldırılara saldırıyla karşılık verilmemesi de Türkiye’yi ve Karadeniz’i koruyan bir güvenlik önlemiydi. Peki nasıl? Deniz Jeopolitiği Danışmanı Deniz Güler, konuyu tüm detaylarıyla Milliyet.com.tr’ye anlattı.
UKRAYNA’YA YARDIMI TÜRKİYE’DEN DUYURDU! GÜNEY KORE RUSYA’YA YAKIT MI SATIYOR?
5 Ekim günü The Guardian çarpıcı iddialara yer verdiği haberinde, “CREA tarafından analiz edilen Kpler verilerine göre, Rusya Ağustos ayında deniz yoluyla 368 bin ton petrol ürünü ithal etti. Bu, bir önceki aya göre 7 kattan fazla ve Ukrayna'nın topyekün işgalinden bu yana en yüksek aylık toplam oldu. Bu miktarın yüzde 31'ini oluşturan 112 bin tonluk ithalat, Hindistan'dan sonra ikinci sırada yer alan Güney Kore'ye aitti. Güney Kore limanlarındaki yüklemeler Temmuz ayında hızla artmaya başladı. Bu artış, ülkenin cumhurbaşkanı Lee Jae Myung'un Türkiye'deki NATO zirvesinde Ukrayna'nın yeniden inşası için 100 milyon dolar sözü vermesiyle aynı zamana denk geldi. 2025 yılında yapılan bir ticaret birliği anketine göre, savaşın başlamasından bu yana Rusya'ya ihracatı durduran Güney Koreli firmaların neredeyse yüzde 80'i ticarete yeniden başlamaya açıktı” sözlerine yer verildi. Rusya aslında yakıt ihracatıyla bilinen ülkelerden biriydi. Üstelik Güney Kore, Türkiye’den yaptığı açıklamalara ters bir rota izliyor gibi görünüyordu. Ukrayna'daki savaş nedeniyle Moskova'nın tedarik arayışı içinde olduğu bir dönemde, Güney Kore'den Rusya'ya yaptırım uygulanan tankerlerle yakıt sevk edilmesi Finlandiya merkezli bir düşünce kuruluşu olan Enerji ve Temiz Hava Araştırma Merkezi'nde (CREA) analist Isaac Levi’nin dikkatini çekmişti. Levi, “AB yaptırımlarına maruz kalan tankerlerin Güney Kore limanlarından yakıt yükleyip Rusya'ya taşıması şok edici. Bu durum, yaptırım rejimini ve Güney Kore'nin Ukrayna'ya verdiği desteği baltalıyor” diyordu. Peki bütün bunlar ne ifade ediyor? Deniz Jeopolitiği Danışmanı Deniz Güler şöyle anlattı:
“Bu transferlerin tamamı Japonya ve Rusya arasındaki denizde yapıldı. Güney Kore'den tankerlerle çıkartılan yakıt STS transfer denilen sistemle gönderiliyor. Gemiden gemiye transfer (STS) normalde illegal değildir . Son dönemde STS transferlerinin maksadı ürününün nereden geldiğini gizlemek . Bu da temel bir yaptırım rejimini aşma mekanizması haline geliyor . Haberde Vladivostok limanına bu yakıtın aktarıldığı iddia ediliyor. Bu genellikle Kpler'in verilerine dayandırılıyor. Guardian'ın haberinin yanında bazı Ukraynalı makamlar da bunu iddia etti. Ancak bu teyitli bir bilgi değil . Çünkü zaten Rusya ihraç eden bir ülke. Bu transferler ise Karadeniz’den çok uzakta, doğruysa bile bu ticaret Japon Denizi’nde gerçekleşmiştir. Karadeniz’i bizim için de önemli kılan, hatta bizim dışımızda kıyıdaşları ve aslında tüm dünya için önemli kılan 2 kalem ticari üründür. Bunlar tahıl ve ham petroldür. Novorossiysk ve Tuapse Rusya’nın Karadeniz’deki iki kritik ihracat limanıdır. Çok daha küçük ölçekte yük elleçleyen limanları da vardır ancak hacim bakımından biz bu iki limanı daha sıkı izleriz. 2025 yılında İstanbul Boğazı’ndan geçen ham petrol ve petrol ürünü yaklaşık 3.5 milyon varildir. Fazlalığını şöyle kıyaslayabiliriz, Hürmüz Boğazı'nda savaştan önceki miktar 20 milyon varil kadardı. Burada aynı zamanda inanılmaz bir tahıl akışı var . 20 ila 22 ülkenin sadece Karadeniz'den çıkan tahılla beslendiği biliniyor . Dolayısıyla bu 2 ürün Karadeniz’i hem bizim hem kıyıdaşların hem de pek çok ülke için çok önemli bir havuz haline getiriyor. 2022'de kriz patlak verdikten sonra savaşın bugünkü ritmi ve yoğunluğuna evrilmesi zaman aldı, doğrudan deniz ticaretine bugünkü gibi sirayet etmedi. Savaşın uzamasıyla birlikte savaşan taraflar birbirleri üzerinde ciddi ekonomik maliyetler yaratabilmek için savaşı giderek deniz ticaretine yönlendirdiler ve ticari gemileri hedef almaya başladılar. Esas konu şimdi savaşın momentumunun zaten giderek tırmanmaya başlaması. Bundan önce deniz taşımacılığına yönelik saldırıları diplomatik açıklamalarla, diplomatik uyarılarla veya siyasal mesajlarla geçirmeye çalıştık ancak 5-7 Ekim ile başlayan tırmanma sürecinin bundan fazlasına ihtiyacı olduğu açıktır. İşte burası çok önemli. Peki neden?”
KARADENİZ’İN TAMAMI SAVAŞ RİSKLİ BÖLGE: ‘HER GEMİ GİREMEZ MONTRÖ KORUR’
Karadeniz’de gemi vurulması, batırılması ya da İHA saldırısı son dönemde sıklıkla basında yer alan haberlerden biri oldu. Bu durum pek çok kişi tarafından ‘karşılık verilmesi gereken bir saldırı’ diye yorumlansa da, durum göründüğünden çok farklıydı. Bir kere ‘Montrö’ devreye giriyor ve Türkiye’ye silah bile kullanmadan güvenlik garantisi vadediyordu. Ancak silah yoksa silaha karşı nasıl savunulabilirdi? Deniz Güler bu konuya ilişkin, “Karadeniz'de deniz bir anda savaş ve çatışma, denize taşmaya başladı. Denizdeki varlıklara saldırmaya başladılar. Buradaki hedef tankerlerle tabii ki dökme yük gemileri, kuru yük gemileriydi. Yani tahıl taşımaya yarayan gemiler. Tankerler de petrol ve bütün yükün taşınmasına destek olan gemiler. Daha çok bunlara saldırılar başladı. Daha önce de Türkiye'ye ile bağlantılı, işletmesini Türk bir Şirketin yaptığı, ya da ticaretini Türk şirketinin yaptığı, Türk sahipli bir gemiye saldırı oldu. Türk deniz yetki alanlarına çok yakın, neredeyse 15 deniz mili mesafede boğaz açıklarında bir saldırı gerçekleşti. Neredeyse boğazın giriş noktası, buraya yaklaşma suları diyoruz. Sinop açıklarında saldırı gerçekleşti. Deniz yetki alanlarında saldırı gerçekleşiyordu ve Türkiye gerekli uyarıları yapıyordu Dışişleri Bakanlığı kanalıyla. Ancak 5 ile 7 Ekim'e gelince durum değişti. Çünkü 3 günde 3 Türk bayraklı gemi saldırıya uğradı ve bu gemilerden 2’si battı. Bu çok ciddi bir tırmanma sinyalidir” diye konuştu. Karadeniz’de 4 yılı aşkın süredir devam eden savaşta kimse geri adım atmadığı gibi, geçen sürede etki alanı genişlemişti. Ayrıca bu etki alanları 5-7 Ekim’den sonra Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin egemenlik alanlarına yapılan saldırılarla, çok daha ciddi önlemler alınması gereken bir sorunu getirebilirdi: Savaş! Yani artık Karadeniz’de tahıl koridoru ya da büyük ticaret hamleleri değil, savaş riski konuşuluyordu. Deniz Güler 5-7 Ekim’de değişen dengeleri şöyle açıkladı:
“Şunun ayrımına varmamız gerekiyor: 2022 Karadeniz konjonktürüyle 2026 Karadeniz konjonktürü aynı değil. Dolayısıyla bugün Karadeniz'de Türkiye tarafından ele alınması gereken esas konu tahıl koridoru ya da güvenli bir ticareti rotası değil. Bu ikinci başlık haline geldi. Çünkü 5 ile 7 Ekim tırmanması, Bulgaristan ve Romanya'nın münhasır ekonomik bölgelerini de işin içine katan Karadeniz'in tamamının savaş riski bölge haline geldiği bir konjonktüre çevirdi burayı. Çünkü 5 ile 7 Ekim tırmanması Bulgaristan ve Romanya Münhasır Ekonomik Bölgelerini de işin içine katan, kıyılara 17-18 deniz mili mesafede saldırılarla Karadeniz’in tamamını savaş riskli bölge haline getirdi. Ukrayna ile Rusya arasındaki deniz hedeflerine saldırı coğrafyası o kadar çok genişledi ki, Baltık Denizi'nde ve Buga Limanı'ndan tutun (Rusların ana petrol ihraç limanlarından) Karadeniz'in neredeyse tamamında Gürcistan da dahil olmak üzere bütün ülkelerin deniz etki alanlarında saldırılar gerçekleşti. Moskova'nın derinliklerine atış yapan petrol veya rafineri tesislerini, petrol üretim altyapısını vurmak için Baltık denizi, Moskova, güneybatısında Karadeniz ve İstanbul Boğazı, güneydoğusunda Hazar Denizi'ne kadar uzanan devasa bir çemberde gerçekleşiyor saldırılar. Dolayısıyla Karadeniz’in tamamı artık savaş riskli bir yer haline geldi. Lloyd's Market Association ile International Underwriting Association ortaklığında hayata geçirilen Joint War Committee (JWC) 16 Eylül 2026 tarihinde JWLA-035 kodlu belgeyi yayınladı. Komite bu belgeyi savaş riskli coğrafi alanı belirlemek amacıyla deniz sigortacılığı ve reasürans piyasasında uluslararası bir referans oluşturmak için hazırlıyor. Neredeyse Karadeniz'in tamamını savaş riskli bölge ilan ettiler. Sadece Gürcistan, Türkiye, Bulgaristan ve Romanya'nın karasularını dışarıda bıraktılar. Yani doğrudan devletlerin egemenlik alanlarını dışarıda bıraktılar. Bu taşımacılığı, navlunu ve deniz sigorta primlerini yükseltiyor. Bu Türkiye'nin doğrudan ulusal güvenlik tehdidi olarak tanımlaması gereken bir konu haline geldi. 5-7 Ekim tırmanması tehlikeli bir tırmanma. Peki Türkiye'nin nelere dikkat etmeli?”
"Birtakım önlemlerin, yönlendirici adımların Türkiye tarafından üstlenilmesi gerekiyor. Türkiye Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nden doğan pozisyonunu ve sözleşmenin ruhundan doğan Karadeniz güvenlik dengesini bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da masanın merkezine koyarak pozisyonunu almalıdır. Montrö Boğazlar Sözleşmesi Karadeniz’i kıyıdaşlar dışındaki deniz kuvvetlerine kapatan bir güvenlik rejimidir. Bu da Türkiye’yi Karadeniz özelinde doğal bir istikrar sağlayıcı ve diplomatik müzakereler açısından kolaylaştırıcı bir aktör haline getirmektedir." -Deniz Güler
İHA SALDIRILARINA NEDEN YAZILI CEVAP VERİLİYOR? ‘FİZİKİ KARŞILIKTAN KAÇINILMALI’
Savaş 4 yılı aşkın süredir devam ediyordu. Bu süreçte elbette yeni adımlar atılıyor, bölgeden saldırı haberleri gelmeye devam ediyordu. Ancak Rusya ve Ukrayna arasındaki bu savaşta saldırılara başka ülkeler de maruz kalıyordu. Bu ülkelerin başında gelen Türkiye, neredeyse her hafta yeni bir tanker ya da kuru yük gemisinin Karadeniz’de vurulduğunu duyuyor, Vurulan ve Türk personelleri de taşıyan çeşitli gemiler Türk kıyılarında karaya oturuyordu. Pek çok kişinin aklında aynı soru vardı: Türkiye neden İHA’larıyla gemilere zarar veren saldırılara misliyle karşılık vermiyordu? İşte burada yine Montrö devreye giriyor, fiziki cevaplar yerine yazılı, sözlü uygulamalar ‘savaştan koruyordu’. Deniz Güler bu konuya ilişkin sözlerine. “Türkiye, Ukrayna-Rusya savaşının başlangıcından itibaren Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin 19. maddesini kararlılıkla uygulayarak savaşan tarafların savaş gemilerinin Türk Boğazları üzerinden Karadeniz’e geçişini sınırlandırmıştır. Bu da çatışmanın deniz boyutunda daha fazla tırmanmayı önleyen önemli bir hukuki ve diplomatik tutumdur. Bu yaklaşımın temel dayanağı Türkiye’nin tek taraflı siyasi tercihlerinden ziyade, uluslararası hukuk tarafından tanınan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’dir. Montrö’nün olmadığı bir durumda tek başına bu karar bile Türkiye’yi savaşan taraflardan biri haline getirecekken, Montrö sayesinde Türkiye aktif tarafsızlığı sürdürebilmiştir. Dolayısıyla Karadeniz’in güvenliğine ilişkin her türlü diplomatik girişimin merkezinde Montrö Boğazlar Sözleşmesi bulunmalıdır. Türkiye’nin bu süreçteki en önemli diplomatik sermayesi ise aktif tarafsızlık politikasıdır” diye başladı ve şöyle noktaladı:
Karadeniz’de son dönemde yaşanan askeri tırmanma, yalnızca Rusya-Ukrayna arasındaki çatışmanın bir uzantısı olmaktan çıkarak uluslararası ticari deniz taşımacılığını, enerji ve tahıl arzını, tüm denizcilik sektörlerini, seyrüsefer emniyetini ve diğer kıyı devletlerinin güvenliğini doğrudan tehdit eden bölgesel bir krize doğru hızla tırmanmaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin önceliği, mevcut koşullarda güvenliği garanti edilemeyecek yeni ticaret koridorları oluşturmak olmamalıdır. Bunun yerine tırmanmayı yatıştıracak diplomatik zemini ivedilikle tesis edilmelidir. Ankara, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin 19. maddesini kararlılıkla uygulamayı sürdürürken, vakit kaybetmeden Ukrayna ve Rusya ile her seviyede doğrudan temaslarını yoğunlaştırarak başta denizcilere, ardından ticari gemilere, limanlara ve sivil denizcilik altyapısına yönelik saldırıların karşılıklı olarak durdurulmasını öngören ciddi bir diplomasi girişimde bulunmalıdır. Eş zamanlı olarak tüm Türk bayraklı gemiler için Ukrayna ve Rusya limanlarına seyrüseferi kesmeleri gerektiğini öngören bir genelge yayınlamalıdır. Buna mukabil Romanya, Bulgaristan, Gürcistan ve Türkiye’nin Karadeniz limanlarına seyrüsefer gerçekleştiren ticaret gemiler için ismi geçen kıyıdaşlar arasında seyrüsefer güvenliğini sağlamaya dönük, deniz durumsal farkındalığı ve bilgi paylaşımını amaçlayan, arama-kurtarma alanlarındaki koordinasyonu güçlendiren, savaşan taraflar arasında da doğrudan iletişim kanalı kurabilecek Türkiye’nin kolaylaştırıcılığında ve öncülüğünde işleyen bir deniz güvenliği mekanizması oluşturulmalıdır. Türkiye’nin böyle bir mekanizma oluşturabilmesi için elinde yeterince kurumsal mirası, hafızası ve kültürü vardır.




