SÜLEYMAN MABEDİ İÇİN SEDİR AĞACI GEREKİYOR: ‘KUTSAL KİTAPLARDA YAZILI’
Süleyman Mabedi’nin orijinalinde nasıl inşa edildiğinin bilinmesi, Siyonistler için yeniden inşa süreci için çok önemliydi. Öyle ki her detay araştırılıyor, maketler yapılıyor, kullanılacak malzemeler tarihi kayıtlara bakılarak belirleniyordu. Kutsal kitaplardaki metinler de bu noktada önemli bir kaynak oluyordu. Bu da kaynaklarda hareketle yalnızca ‘hayali kurulan bir mabedi’ söz konusu etmiyordu. Gerçekten hazırlıkları yapılan ve Siyonistlerin kirli hesaplarının döndüğü bir mabet vardı. Prof. Dr. Özcan Güngör bu konuda, “Üçüncü Mabet hareketleri meselenin ayrıntılarını son derece ciddi biçimde düşünüyor. Öyle ki artık yalnız dua eden veya eski Mabedin resmini çizen insanlardan söz etmiyoruz. Modern yapı standartlarına uygun mimari plan üzerinde çalışan, mabetin topografik konumunu araştıran, kutsal kapları hazırlayan, kohenleri eğiten, tarihî ritüellerin provalarını yapan ve kızıl düve küllerinin hazırlanmasına yönelik uygulamalı denemeler gerçekleştiren kurumsal yapılardan söz ediyoruz. Bunların başında Temple Institute geliyor. Mabet ortada yok ama mimari projesi üzerinde çalışılıyor, kutsal eşyaları hazırlanıyor, rahipleri eğitiliyor, ritüelleri prova ediliyor, kızıl düvesi üzerinde yıllardır çalışılıyor. O hâlde biz yalnız yapılmış bir binayı mı ‘proje’ sayacağız, yoksa bir kutsal mekânın yeniden inşası için onlarca yıldır adım adım oluşturulan bu maddî, insanî ve ritüel altyapıyı da bir teo-politik hazırlık süreci olarak mı okuyacağız” diyordu. Ayrıca Süleyman Mabedi’nin inşası için gereken görsel ya da teknik referanslar arasında kutsal kitapların da yer alması pek çok detayı daha da önemli hale getiriyordu. Prof. Dr. Özcan Güngör şöyle açıkladı:
“İbrani Kutsal Kitabı/Tanah’ta İbranice ‘erez’ kelimesinin yaklaşık 70 kullanımı bulunuyor. Strong’s konkordansı 70 kullanım verirken, başka İbrani metin sayımlarında 69 pasukta 73 kullanım görülebiliyor. Yani rakam kullanılan metin ve sayım metoduna göre küçük farklılık gösterebilir. Kelimenin kullanım alanı da yalnız yapı kerestesi değildir. Sedir aynı zamanda arınma ritüellerinde ve sembolik anlatımlarda karşımıza çıkar. Asıl önemli nokta ise mabet ile sedir arasındaki ilişkinin doğrudan kutsal metnin kendisinde kurulmuş olmasıdır. 1. Krallar 5’te Süleyman, Sur Kralı Hiram’dan “Lübnan’dan sedir kestirmesini” ister. 1. Krallar 6’da mabedin çatısındaki kirişlerin ve tahtaların sedirden olduğu; iç duvarların zeminden tavana kadar sedir panellerle kaplandığı, Kutsallar Kutsalı’nın sedirle ayrıldığı ve içeride taşın görünmeyecek ölçüde sedir kullanıldığı anlatılır. Hatta iç sunak da sedirle ilişkilendirilir. Bu nedenle sedir, yalnız kullanılan bir kereste değil; Süleyman Mabedi’nin görsel ve maddî kimliğinin unsurlarından biridir. Daha da dikkat çekici olan, bu ilişkinin yalnız birinci mabetle sınırlı kalmamasıdır. Babil sürgünü sonrasında ikinci mabetin yeniden inşasında da Ezra 3:7, Sayda ve Sur halkına ödeme yapılarak Lübnan’dan sedirin deniz yoluyla Yafa’ya getirilmesini anlatır. Yani Yahudi kutsal tarihindeki iki büyük Mabet inşa döneminde de Lübnan sediri karşımıza çıkar.”
Peki Sedir yalnızca inşaat kısmında mı kullanıldı? Ahşap o dönemde de pek çok eşyanın yapımı için en kullanışlı malzemeydi. Bunun yanında böylesine kutsiyet yüklenen sedir, pek çok yerde kullanılmış olmalıydı. Prof. Dr. Özcan Güngör sedir ağacının diğer kullanım alanlarını daha sonra yeniden karşımıza çıkacak olan kritik ‘Kızıl Düve’ye dikket çekerek açıkladı:
“Bugün mesele daha da ilginçleşiyor. Çünkü Mabet fikrini canlı tutan çağdaş çevrelerden Temple Institute, yalnız tarih anlatmıyor. Geçmişteki Mabet araçlarının yeniden üretimi üzerinde çalışıyor. Kurumun hazırladığı buhur sunağının neden sedirden yapıldığını kendi sitesinde açıkça açıklıyor: Çöldeki Mişkan’ın sunağı akasyadan yapılmış olmasına rağmen Süleyman Mabedi’ndeki sunağın sedirle ilişkilendirilmesinden hareketle, kendi hazırladıkları sunağı da sedirden yaptıklarını belirtiyorlar. Bu son derece önemli bir ayrıntıdır. Çünkü “Sedir gelecekte yeniden kullanılabilir mi?” sorusuna artık sadece tarih üzerinden cevap vermiyoruz. Bugünkü bir Mabet hareketi, hazırladığı ritüel nesnelerden birinde geçmişteki Mabet geleneğine dayanarak sediri bilinçli biçimde tercih etmiş durumda. Üstelik sedirin rolü mimariyle de bitmiyor. Sayılar 19’daki kızıl düve arınma ritüelinde, düvenin yakıldığı ateşe sedir ağacı, zufa otu ve kırmızıya boyanmış yün atılması emredilir. Temple Institute’ın bugün yayımladığı kızıl düve hazırlık metinlerinde de aynı uygulama açık biçimde tarif edilir. Dolayısıyla sedir, belli Mabet çevreleri açısından yalnız ‘eski mabedin kerestesi’ değil; Mabet hizmetlerinin yeniden başlayabilmesiyle ilişkilendirilen ritüel hafızanın da bir parçasıdır. Eğer gelecekte mabet merkezli bir yapı veya ritüel yeniden oluşturulmak istenirse, ‘Süleyman’ın Mabedi’nde kullanılan ağaç türü’ ifadesi başlı başına çok güçlü bir meşruiyet ve süreklilik anlatısı oluşturabilir. Ritüel değerdir. Kızıl düve gibi Tevrat’a dayandırılan uygulamalarda sedir zaten doğrudan metnin parçasıdır.”
YILLAR ÖNCE TOROSLARDAN TOHUM TOPLAMIŞLAR! LÜBNAN’DAKİ TÜKENİYOR
Sedir ağaçlarının neslinin tükenme tehlikesinin olması, İsrail için durumu karmaşık hale getiriyordu. Ancak son günlerde sıklıkla duyduğumuz, hatta pek çok kişi tarafından ironik şakaları yapılan ‘Yahudi aklı’ buna da bir çözüm bulmuş gibiydi. Kutsal mabedin inşası için bir casusluk faaliyetini ‘sivil toplum kuruluşu çalışması’ ile maskelemişler ve 34 yıl öncesine uzanan bir faaliyeti kendi web sitelerinde bile anlatmışlardı. Üstelik tartışmalı olan bir konuda burada aydınlanıyordu: Nesli tükenmekte olan Lübnan sediri ile Toroslardaki sedir aynı ağaç mı? Prof. Dr. Özcan Güngör bu konuda, “Bilimsel literatür ‘dünyadaki mevcut sedir nüfusunun yüzde 90’ı Türkiye’dedir’ demekten ziyade, Cedrus libani’nin toplam doğal yayılış alanının yüzde 90’dan fazlasının Türkiye’de bulunduğunu söylüyor. Hajar ve arkadaşlarının çalışmasında türün doğal olarak Türkiye, Lübnan ve Suriye’de bulunduğu; yayılış alanının yüzde 90’dan fazlasının Türkiye’de olduğu ve Türkiye’deki ana kütlenin Toroslar’da yer aldığı açıkça belirtiliyor. Torosların sediri ile tarihsel olarak ‘Lübnan sediri’ diye bildiğimiz ağaç, güncel sınıflamada aynı tür içinde ele alınıyor. Bu neden önemli? Çünkü Tevrat’taki ’erez ile Süleyman Mabedi arasındaki tarihsel bağlantıyı konuştuğumuzda, Toroslardaki ağacın ‘başka bir sedir’ olduğunu söyleyerek konuyu kolayca kapatamıyoruz. Botanik açıdan aynı Cedrus libani türünün en geniş doğal coğrafyası bugün Türkiye’dir” diyordu. Üstelik İsrail bunun farkına vardığında sivil gibi görünen ama aslında pek de masum amaçları olmayan KKL-JNF dikkat çekiyordu. Çünkü İsrail yaklaşık 34 yıl önce Torosların en özel ağaçlarından olan sedirin tohumlarını bir casus gibi çalmış ve kirli emelleri için Kudüs yakınlarında çoğaltmıştı. Peki ama nasıl?
Prof. Dr. Özcan Güngör: “Süleyman Mabedi’nin inşasında sedir tesadüfî bir malzeme değildir. 1. Krallar 5–6’da Süleyman'ın Sur Kralı Hiram'dan Lübnan sediri istediği; kerestenin Lübnan dağlarından kesilip deniz yoluyla getirildiği anlatılır. Yani bundan yaklaşık 3 bin yıl önce bile Mabet'in inşasının arkasında sınır aşan bir hammadde ve lojistik organizasyonu vardır. Bugün Cedrus libani dediğimiz Lübnan sedirinin doğal yayılış alanının yüzde 90'dan fazlası Türkiye'dedir. Lübnan'da tür yok olmuş değildir ama doğal ormanlar parçalıdır ve önemli bölümü koruma altındadır. Asıl büyük sedir coğrafyası Toroslardır. Bugüne kadar yeterince dikkat çekmeyen nokta şudur: İsrail bu botanik gerçeğin zaten farkındadır. Bunu ormancılık kayıtlarından biliyoruz. Türkiye’den sedir tohumu İsrail’e zaten götürülmüş. İsrail’in en eski Siyonist kurumlarından Keren Kayemeth LeIsrael–Jewish National Fund (KKL-JNF/Yahudi Millî Fonu), yani KKL-JNF, Türkiye'ye yapılan bir araştırma gezisinde temsilcilerinin Lübnan sedirlerinden tohum topladığını ve bu tohumları çimlendirmek üzere İsrail'e götürdüğünü yazıyor. Bu fidanların daha sonra özellikle Celile'deki Biriya Ormanı'na dikildiği belirtiliyor. Daha da önemlisi, İsrail'deki ormancılık araştırmalarında Türkiye kökenli Cedrus libani özel olarak denenmiş. 1992 sonrasında İsrail'de 100'den fazla sedir meşceresi oluşturulmuş ve saf sedir plantasyonlarının alanı yaklaşık 220 hektara ulaşmış. Araştırmacılar Türkiye, Lübnan, Fas ve başka kökenlerden gelen sedirleri karşılaştırmışlar. Sonuç son derece dikkat çekici: Türkiye'deki Hassa/Amanos ve Pozantı/Doğu Torosları kökenli Cedrus libani örnekleri bazı denemelerde hayatta kalma ve büyüme bakımından özellikle başarılı çıkmış ve gelecekteki sedir dikimleri için tavsiye edilmiş.”
Peki ama ülkemizden tohum toplayanlar gerçekten İsrail Devleti’nden yetkilendirilmiş kişiler miydi? Yoksa yalnızca sivil toplum kuruluşları doğa koruma amaçlı faaliyetler mi sürdürmüştü. İşte burada çok önemli bir yapılanma dikkat çekiyordu. Siyonist devletin yapılanmasında ‘sivil gibi görünenler aslında bizdeki kadar masum’ değildi. Prof. Dr. Özcan Güngör şöyle açıkladı:
“İsrail'in tarihsel kurumsal yapısında devlet ile sivil toplum arasındaki sınırlar her zaman bizim alıştığımız kadar keskin değildir. KKL-JNF'nin Türkiye'ye gelip sedir tohumu toplaması bunun çok güzel bir örneğidir: İsrail hükümetinin Orman Bakanlığı gelip doğrudan Toroslardan ağaç götürmemiştir; bunu ormancılık ve arazi geliştirme misyonu bulunan KKL-JNF ağı gerçekleştirmiştir. Bu ağların varlığı, bunların gizlice Üçüncü Mabet için Türk sediri topladığı anlamına gelmezse de bu amaca dönük çalıştıkları hazırdır. Temple Institute gibi yapılar mimari proje hazırlıyor, kutsal kapları imal ediyor, kohen eğitimleri yapıyor, kızıl düve ritüelini çalışıyor; diğer tarafta İsrail bölgedeki askerî üstünlüğünü ağır mühimmatlarla sürekli tahkim ediyor. Bunları doğrudan nedensel olarak birbirine bağlamayız; fakat teo-politik tahayyül ile sert güç kapasitesinin aynı siyasal ekosistemde birlikte büyüdüğünü görmezden de gelemeyiz.”
MABED’İN YAŞAYABİLMESİ İÇİN KIZIL DÜVE RİTÜELİ ŞART: BAŞROL YİNE SEDİR AĞACININ
Siyonistler kirli emellerine ulaşsalar, mabedi inşa etseler de sedir ağaçları yalnızca inşaat için gerekmiyordu. Bir de bu mabedin tam anlamıyla işlevini kazanması için ‘Kızıl Düve Ritüeli’ yapılmalıydı. Prof. Dr. Özcan Güngör’ göre: “Sedir geçmişte İsrail/Yahudi kutsal tarihi bakımından yalnız bir yapı malzemesi değildi. Mabedin ihtişamını, kutsal mimarisini ve bazı arınma ritüellerini taşıyan sembolik bir unsurdu. Bugün Temple Institute’ın sedirden mabet eşyası üretmesi, kızıl düve ritüelinde sedirin hâlâ aynı metinsel önemle ele alınması ve İsrail’de Cedrus libani’nin (Lübnan Sediri) yetiştirilmesi, bu sembolün bütünüyle geçmişte kalmadığını gösteriyor. Bu nedenle gelecekte kurulması tasarlanan herhangi bir mabet projesinde sedirin yeniden sembolik veya ritüel biçimde kullanılmasını ihtimal dışı görmek mümkün değildir.” Sedir ağaçları öyle önemliydi ki, hem Süleyman Mabedi’nin inşası hem de anlam kazanması için kullanılması şarttı. Ne yazık ki Siyonistler, kendi ‘kutsallarından saydıkları’ her şey için İslami değerleri yok ediyor, Müslümanlara zulmediyordu. Ancak Siyonistlerden de önce Lübnan sediri oldukça azalmış, neredeyse yok olma tehlikesiyle yüzleşmişti. Bu nedenle Yahudi ve Siyonist devlet İsrail, bu konuda pek çok çalışma yapmış ve sedir ağaçları için atılan adımlar ‘çevre koruma maskesi altında’ stratejik ve politik bir hal almıştı. Prof. Dr. Özcan Güngör bu konuda, “Asıl dikkat çekici nokta da budur: Üç bin yıllık bir malzeme hafızası hâlâ yaşıyor. Birinci mabette sedir vardır. İkinci mabedin inşasında yeniden Lübnan sediri getirilmişti. Bugün mabedi yeniden inşa etmeyi hedefleyen bir kuruluş hazırladığı sunağı yine sedirden yapıyor. Bunun yanında İsrail ormancılığı Türkiye ve Lübnan kökenli ‘Cedrus libani’ üzerinde onlarca yıldır çalışıyor. Bunların her biri ayrı ayrı belgelenmiş olgulardır. Bunların gelecekte tek bir mabet projesinde birleşip birleşmeyeceği ise artık tarihî bir bilgi değil, takip edilmesi gereken teo-politik bir araştırma sorusudur” diyordu. Peki inşa edilecek herhangi bir mabedi sedir ağacıyla yapılan ‘Kızıl Düve Ritüeli’ ile nasıl açacaklar? Bu ritüel tam olarak ne? Prof. Dr. Özcan Güngör bunu da anlatarak sözlerini noktaladı.
“Temple Institute yaklaşık 10 yıldır kızıl düve meselesi üzerinde çalıştığını açıkça belirtiyor. Kurum 2026 itibarıyla uygulamalı denemeler yaptığını, hatta Samiriye dağlarında kızıl düvenin yakılması ritüelinin bir simülasyonunu gerçekleştirdiğini bildiriyor. Bunun gerçek ve geçerli ritüel olmadığını özellikle belirtiyor. Ancak amacının gelecekte geçerli ritüeli gerçekleştirmeye hazırlanmak olduğunu açıkça söylüyor. Kurum ayrıca Şilo bölgesinde hâlen dört kızıl düvenin bulunduğunu ve bunların halakhik uygunluklarının takip edildiğini bildiriyor. Burada küçük görünen inanılmaz ayrıntılar devreye giriyor. Hangi düve geçerlidir? Kaç tane farklı renk kılı onu hükümsüz kılar? Nerede yakılması gerekir? Rahip hangi konumda durmalıdır? Mabet'e doğru hangi açıdan bakmalıdır? Hangi su kullanılmalıdır? Hangi sedir ağacı, hangi zufa otu ve hangi kırmızı yün ateşe atılmalıdır? Temple Institute bunların hepsini araştırıyor. Hatta kızıl düve töreninde hayvanın yakıldığı ateşe sedir ağacı, zufa otu ve kırmızı yün atılmasının gerektiğini ayrıntılı biçimde anlatıyor. İşte burada sedir meselesi, mimari tartışmadan çıkıp doğrudan ritüel hazırlığın içine giriyor. Bu yüzden ‘Sedir ağacının gelecekte Mabed açısından hiçbir anlamı yoktur’ demek doğru değildir. Peki bütün bunların amacı açıkça Üçüncü Mabet mi? Kurum bunu saklamıyor. Temple Institute kendi misyonunu Mabet’in yeniden inşasını ilerletmek ve bunun için mümkün olan hazırlıkları yapmak şeklinde tanımlıyor. Kızıl düve hakkındaki açıklamasında da bu ritüel arınmanın yeniden sağlanmasının Mabet hizmetinin başlaması bakımından zorunlu olduğuna dair kendi dinî yorumunu açıkça ortaya koyuyor. Dolayısıyla burada ‘gizli bir örgüt acaba ne planlıyor?’ diye komplo üretmeye gerek yok. Ne istediklerini kendi sitelerinde anlatıyorlar.”



