Milli Savunma Üniversitesi Müşterek Harp Enstitüsü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Özkan, İspanya'daki siyasi krizi ve İspanya Başbakanı Pedro Sanchez'in erken seçim kararının arka planını AA Analiz için kaleme aldı.

İspanya'da Başbakan Pedro Sanchez 5 Ekim 2026'da sürpriz bir şekilde erken seçimlerin 29 Kasım 2026'da yapılacağını ilan etti. 87 yaşındaki Mari Carmen Abascal'in kirayı ödeyememesi üzerine evinden sedye ile çıkarılması sonrası başlayan geniş protestolar ve konut krizinin parlamentoda çözülememesi ülkeyi seçime götürüyor. Peki ülke siyaseti için olduğu kadar Avrupa siyaseti açısından da önemli olan bu seçimleri nasıl okumak lazım?

Ekonomik göstergelerle gündelik hayat arasındaki mesafe

Öncelikle erken seçim üzerinden Sanchez'in bu hamlesini yalnızca iktidarını koruma mücadelesi olarak okumak eksik olur. Yaşanan gelişmeler, Avrupa'da giderek belirginleşen daha kapsamlı bir sorunun İspanya'daki yansımasıdır. Avrupa'daki en temel sorun ekonomik büyümenin toplumsal refaha dönüşmemesi, geleneksel siyasi partilerin temsil kapasitesinin zayıflaması ve merkez siyasetin giderek parçalanmasıdır. İspanya örneğinde ekonomik göstergeler iyi olmasına rağmen toplumun gündelik hayatıyla aradaki mesafe erken seçim kararına giden siyasi istikrarsızlığın temelini oluşturuyor.

İspanya ekonomisi 2025 yılında yüzde 2,8 büyüdü. 2026 için de yüzde 2,1 civarında büyüme öngörülüyor. Ancak Avrupa bölgesindeki diğer ülkelerden üç kat daha fazla büyüyen İspanya'nın temel sorunu ekonominin büyümemesi değil, büyümenin toplumsal karşılığının yeterince hissedilmemesidir. Turizm, hizmet sektörü ve göçmen iş gücünün desteklediği bu büyüme, özellikle gençlerin konut edinme, düzenli gelir elde etme ve gelecek planlaması yapma sorunlarını ortadan kaldırmadı. Aksine, işsizlik geçmiş dönemlere göre gerilese de yapısal niteliğini koruyor. Düşük verimlilik, ücretlerin hayat pahalılığı karşısında yetersiz kalması ve büyük şehirlerde derinleşen konut krizi, İspanya'da ekonomik başarı söyleminin siyasi karşılığını sınırlandırıyor.

İspanya'daki ekonomik sorunların kökleri 2008 küresel finans krizine kadar uzanıyor. O dönemde emlak sektörüne dayalı büyüme modelinin çökmesi, bankacılık sistemini ve istihdamı ciddi biçimde etkiledi. Sonraki yıllarda toparlanma yaşansa da genç işsizliği, geçici istihdam ve konut piyasasındaki dengesizlikler kalıcı sorunlara dönüştü. Bugün özellikle Madrid ve Barselona gibi şehirlerde yükselen kiralar, turizmin konut piyasası üzerindeki baskısı ve sınırlı sosyal konut arzı, orta sınıfın ekonomik güvenliğini aşındırmanın yanında kitlelerin siyasal tatminsizliğini de besliyor.

Göç meselesi ise burada tabloyu daha da karmaşık hale getiriyor. İspanya ekonomisi yaşlanan nüfusu ve iş gücü açığı nedeniyle göçmenlere ihtiyaç duyuyor. Buna karşılık düzensiz göç, sınır güvenliği ve kamu hizmetlerinin kapasitesi üzerindeki tartışmalar siyasi kutuplaşmayı besliyor. Özellikle İspanya'nın Kuzey Afrika'daki toprağı Sebte (Ceuta) üzerinden son dönemde yaşanan göç baskısı, konunun yalnızca ekonomik değil, güvenlik ve kimlik boyutlarıyla ele alınmasına yol açtı. Bu durum aşırı sağcı partilerin siyasal tartışmaları kimlik siyasetine ve göçmen karşıtlığına çekmesiyle sonuçlandı. Her ne kadar siyasal anlamda tartışmalar olsa da ekonomik anlamda buradaki temel çelişki; ekonominin göçmen emeğine ihtiyaç duyması ile siyasetin göçü giderek bir güvenlik meselesine dönüştürmesi arasındaki dengesizliktir.

Siyasi güven krizi ve Sanchez'in stratejisi

Sanchez hükümetinin karşılaştığı ikinci büyük sorun siyasi güven krizidir. Sosyalist İşçi Partisi (PSOE) çevresindeki isimlere ve başbakanın ailesine yönelik yolsuzluk iddiaları, hükümetin kamuoyu nezdindeki konumunu son dönemde ciddi şekilde zora soktu. Hukuki süreçler devam ederken bu iddialar hükümetin, suçlamaların kapsamının ötesinde, ahlaki üstünlük ve sosyal adalet söyleminin de sorgulanmasına yol açtı. Buna Katalonya'da 2017 yılında bağımsızlık referandumu yapan liderlere yönelik af meselesi çerçevesindeki tartışmalar ve bölgesel partilere bağımlı parlamenter yapı da eklenince yönetilebilirlik sorunu derinleşiyor.

Erken seçim kararının doğrudan tetikleyicisi, hükümetin konut krizine yönelik iki düzenlemesinin parlamentoda reddedilmesi oldu. Düzenleme özetle kira artışlarının sınırlanmasını, geçici tahliye yasağı getirilmesini ve şirketlerin konut alımlarının sınırlanmasını vadediyordu. Çünkü büyük şirketler evleri satın alarak geniş konut stoğu üzerinden kira piyasasını kontrol ediyorlar. Parlamentonun bu önlemleri reddetmesinin ardından Sanchez, konut sorununa karşı yükselen toplumsal tepkiyi seçim gündeminin merkezine yerleştirerek tartışmayı yolsuzluk iddialarından sosyal adalet meselesine taşımak istedi. Böylece Sanchez seçimi, hükümetin geçmiş performansından ziyade İspanya'nın gelecekte nasıl yönetileceğine ilişkin bir tercihe dönüştürmeye çalışıyor. Erken seçimde halka sunulan tercih ve seçim kampanyasının özü buna göre şekillenecek.

Sanchez'in siyasi stratejisi, sol seçmeni yeniden harekete geçirmek ve sağ partilerin olası koalisyonunu seçim tartışmasının merkezine yerleştirmek üzerine kurulu. Ancak burada önemli bir paradoks var, çünkü konut krizinden şikayet eden seçmenlerin bir kısmı krizden aynı zamanda sekiz yıldır iktidarda bulunan Sanchez'i de sorumlu tutuyor. Dolayısıyla toplumsal hoşnutsuzluğun otomatik olarak hükümet lehine dönüşmesi beklenemez. İşte bu yüzden, mevcut kamuoyu araştırmaları sağcı Halk Partisi (PP) ve aşırı sağcı Vox partisinin oluşturabileceği sağ blokun seçim sonrası parlamenter aritmetikte önemli bir ağırlığa sahip olacağını gösteriyor. Bununla birlikte İspanya'nın seçim sistemi, bölgesel partilerin konumu ve koalisyon pazarlıkları nedeniyle oy oranları doğrudan hükümet kurma kapasitesine dönüşmüyor. Seçim sonrasında asıl belirleyici mesele, hangi siyasi blokun sürdürülebilir bir parlamento çoğunluğu oluşturabileceğidir.

İspanya'daki gelişmelerin Avrupa açısından da önemli sonuçları olabilir. Fransa ve Almanya'da merkez siyasetin yaşadığı zorluklar ve sağa yönelik eğilim dikkate alındığında, İspanya'daki seçimler Avrupa siyasetinin genel dönüşümünün bir başka göstergesi niteliğinde olabilir. Sağ partilerin güçlenmesi, Avrupa Birliğinin (AB) göç, iklim, sosyal politika ve güvenlik tartışmalarında yeni dengeler oluşturması yanında Avrupa Parlamentosu (AP) ve AB Komisyonu'nun etkinliğini doğrudan etkileyebilir. Ayrıca İspanya'nın Akdeniz politikaları ve Fas, Cezayir ve Latin Amerika'yla ilişkileri de Madrid'deki siyasi değişimlerden etkilenecektir.

İşin özü, İspanya'da yaşananlar yalnızca bir hükümet krizi değil, ekonomik büyümenin toplumsal refaha katkı sağlamadığı için siyasi meşruiyet üretmekte yetersiz kalmasıdır. İspanya'nın önündeki sınav, ekonomik göstergeler ile toplumsal beklentiler arasındaki mesafeyi kapatırken parçalanmış siyasi yapıda yönetilebilirliği yeniden tesis etmektir. Bu nedenle 29 Kasım 2026'da yapılacak seçimler, sadece kimin iktidara geleceğini değil, İspanya'nın önümüzdeki dönemde nasıl yönetileceğini ve Avrupa içi siyasi dengeleri de belirleyecek bir dönüm noktasıdır.

[Prof. Dr. Mehmet Özkan, Milli Savunma Üniversitesi Müşterek Harp Enstitüsü Öğretim Üyesidir.]

*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.