ABD/Orta Doğu Projesi (US/Middle East Project) Başkanı Daniel Levy, yaklaşan seçimler ışığında İsrail siyasetindeki ortak aşırılıklar ve kronik çıkmazları ile bölgesel barış için gerekenleri AA Analiz için kaleme aldı.
İsrail'de 27 Ekim'de yapılacak seçim, "bugüne kadarkilerin hiçbirine benzemeyen, ülkenin kaderini belirleyecek ve hatta belki de son seçimi olacağı" gibi abartılı ifadelerle tanımlanıyor. Seçim sürecine ise iktidar ile muhalefet arasındaki karşılıklı ihanet suçlamaları ve tırmanan siyasi kışkırtmaların şiddet olaylarına dönüşebileceği endişesi damga vurdu. Dışarıdan bakan biri, büyük ölçüde iki gruba ayrılmış 11 Siyonist ve ultra-Ortodoks Yahudi partisinin temsil ettiği farklı siyasi çizgiler arasındaki uçurumun devasa boyutta olduğunu düşünmekte haklı olabilir. Ancak sandığa yansıyan seçenekler, körü körüne benimsenmiş, kanlı bir ulusal mutabakata dönüşen kalıcı işgal ve savaş vizyonuna gerçek bir alternatif sunmaktan oldukça uzak.
Netanyahu karşıtı blok
İsrail siyasetindeki mevcut tabloyu geleneksel sağ-sol ekseninde okumak yerine, haritayı belirleyen temel bir fay hattına odaklanmak gerekiyor. Bu fay hattını Başbakan Binyamin Netanyahu ile siyasi ortakları olan Itamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich öncülüğündeki aşırı sağcılar ve ultra-Ortodoks partiler oluşturuyor. Hakkında açılan üç ayrı yolsuzluk davası devam eden Netanyahu, kişisel bekasını ulusal çıkarların üzerinde tutmakla eleştiriliyor. 7 Ekim'e giden süreçteki ağır ihmalleri, orduda personel açığı yaşanırken ultra-Ortodoksları askerlikten muaf tutması ve yargının altını oymak pahasına yürütme erkini güçlendirme hırsı bu duruma kanıt olarak gösteriliyor.
Muhalefet cephesinin başrolünde ise eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot var. Eisenkot'un liderliğindeki Yashar (Doğru/Dürüst) Partisi, anketlerde istikrarlı bir şekilde Netanyahu'nun Likud Partisini geride bırakarak birinci sıraya yerleşiyor. Netanyahu karşıtı Siyonist muhalefet blokunun diğer bileşenleri arasında son 17 yılın Netanyahu'suz tek ve kısa ömürlü hükümetini kuran Naftali Bennett ve Yair Lapid liderliğindeki Yachad (Birlikte) Partisi bulunuyor. Ayrıca Yair Golan'ın eski İşçi Partisi ve Meretz'in devamı niteliğindeki merkez sol Demokratlar Partisi ile Avigdor Lieberman'ın katı sağcı Yisrael Beiteinu (İsrail Evimiz) partisi de bu blokta yer alıyor.
Bu dört parti işbirliği yapma konusunda anlaşsa da başbakan adaylarının kim olacağı üzerinde henüz uzlaşabilmiş değil. Dahası, bu partilerin hiçbiri Yahudi yerleşimlerine son verme, işgal altındaki topraklardan çekilme, iki devletli çözümü destekleme veya İsrail'i bölgesel anlamda yeniden konumlandırma (örneğin Suriye ve Lübnan'daki işgal bölgelerinde) gibi vaatlerle seçmenin karşısına çıkmıyor.
Bunun yerine tüm vatandaşların askere alınması (ultra-Ortodokslara tanınan mevcut muafiyetlerin kaldırılması), Netanyahu koalisyonunun yaptığı yargı düzenlemelerinin geri alınması ve 7 Ekim'deki zafiyetlerin layıkıyla soruşturulması gibi konulara odaklanıyor.
Muhalefetin sunduğu bu alternatif gündemin ne kadar dar kapsamlı olduğunu kavramak, aslında Gazze'deki soykırım kampanyasına toplumsal destek sağlayan aşırılığın İsrail'de nasıl bir ulusal mutabakata dönüştüğünü anlamak demektir. Dolayısıyla muhalefet cephesi, temel konularda Netanyahu, Ben-Gvir ve Smotrich'in öncülük ettiği politikaları büyük ölçüde kopyalamış durumda. Onlarca yıllık uluslararası cezasızlığın da cesaretlendirdiği bu sağa kayışın böylesine kemikleşmesi, daha pragmatik veya reelpolitik yaklaşımlara adeta hiçbir alan bırakmıyor.
Muhalefet, hükümeti sık sık son üç yıldaki sözde askeri başarıları diplomatik girişimlere dönüştürememekle eleştiriyor. Ancak bunu yaparken, işlenen sayısız savaş suçuna dair kanıtlar giderek artmasına rağmen, askeri eylemlerin kendisine yönelik hiçbir eleştiri getirmiyor. Ayrıca ordunun Batı Şeria, Lübnan, Suriye veya genel olarak bölgedeki rolüne dair ciddi bir sorgulama da yapılmıyor.
Dahası, muhalefet her ne kadar diplomatik alternatifler çağrısında bulunsa da masaya koyduğu öneriler sıfır toplamlı ve gerçeklikten kopuk olmaktan öteye gidemiyor. İçlerinden hiçbiri Filistinliler, Lübnanlılar, Suriyeliler veya bölgenin onurlu diğer halkları tarafından makul karşılanabilecek çözümler sunmuyor. Bu önerilerin, askeri kaba kuvvete ve Amerikan baskısına dayalı bağımlılığa geri dönmekten başka bir sonuç doğurmayacağı ise neredeyse kesin.
Kimi zaman muhalefetin bazı kesimleri, iktidardan daha sağ fikriyatlı öneriler ortaya koyabiliyor. Filistin cephesinde hiçbir ilerleme kaydedilmeden bölgesel normalleşmeye gidilmesi ve İran'da askeri yollar da dahil olmak üzere rejim değişikliği arayışının sürdürülmesi gibi vizyonları durmaksızın tekrarlıyorlar. Dahası, muhalefetin kilit isimlerinden Naftali Bennett, Türkiye'yi İsrail'in ne pahasına olursa olsun yüzleşmesi gereken bir sonraki ana bölgesel hasmı olarak hedef göstermesi ve doğuracağı tüm sonuçları göze alarak Katar'ın resmen bir "düşman devlet" ilan edilmesi çağrısında bulunması da cabası.
Tüm bu kusurlarına rağmen, bu blok ile Netanyahu, aşırı sağın geri kalanı ve ultra-Ortodokslardan oluşan mevcut koalisyonun sundukları arasında elbette bazı farklar var. Netanyahu'nun Likud partisi artık büyük ölçüde Ben-Gvir ve Smotrich'in hiziplerini andırıyor. Üstelik faşist sağın kısa süre önce kurulan ve bu seçimlerde yarışan üçüncü bir partisi daha var: Emekli Tuğgeneral Ofer Winter liderliğindeki Amcha Yisrael. Bu parti de mutlak yayılmacılık ve Filistinlilerin etnik temizliği noktasında diğer partilerle hemfikir durumda. Mevcut Netanyahu koalisyonunun politikaları karşısında ise Siyonist muhalefet blokunun soykırım yerine vaat ettiği şey bir "apartheid" (ayrımcılık rejimi).
Muhalefetin kuracağı Eisenkot liderliğindeki olası bir hükümetin, başta insani boyut olmak üzere Gazze'deki bazı koşulları hafifletmesi, mevcut hükümetin Batı Şeria'da Filistinlileri yerinden etme ve topraklara el koyma yönündeki aşırılıklarının bir kısmını dizginlemesi ve Filistin Devleti'nin mali açıdan nefes almasına olanak tanıması beklenebilir. Hatta böyle bir hükümet, bölgedeki gerilimi bir dereceye kadar düşürme yoluna bile gidebilir. Bütün bunlar gerçek bir barış vizyonu anlamına gelmese de İsrail'in eylemlerinin yol açtığı gerilimi, radikalleşmeyi ve çekilen acıları bir nebze olsun dindirebilir.
Arap oyları ve demokrasinin sınırları
Ne var ki anketler, seçim sonuçlarının hala belirsizliğini koruduğuna işaret ediyor. Netanyahu cephesinin Meclis'teki temsil gücünün yaklaşık yüzde 10'unu kaybederek zaferden epey uzaklaşması beklenirken, Siyonist muhalefet bloku da hükümet kurmak için gereken 61 sandalyeye ulaşamıyor. Sadece bu durum bile aslında oldukça çarpıcı bir tablo ortaya koyuyor. Bu denklemde kilit rolü muhtemelen, nüfusun yaklaşık yüzde 20'sini oluşturan İsrailli Filistinli Arap vatandaşların önemli bir çoğunluğunu temsil eden Siyonist olmayan partiler oynayacak.
Bu kesim büyük ölçüde iki siyasi oluşum etrafında toplanıyor. Bunlardan ilki olan Mansur Abbas liderliğindeki Birleşik Arap Listesi (UAL), İsrail'in Siyonist rejimine karşı uzlaşmacı bir çizgi benimsedi ve Yahudi bir Siyonist partiden gelen eski üst düzey emniyet müdürü ve milletvekili Yoav Segalovitz'i partisinin aday listesinde ikinci sıraya yerleştirdi. UAL ile Arap toplumunu temsil eden üç partili diğer oluşum olan Ortak Liste'nin anketlerdeki toplam sandalye sayısı ise 10'lu rakamlarda seyrediyor.
Buna rağmen, Yair Golan'ın Demokratlar'ı bir kenara bırakılırsa, Siyonist muhalefet blokunun diğer liderleri Abbas ve UAL ile hükümet kurma kapılarını tamamen kapattı. Geçmişte bu fikre sıcak baktığı anlaşılan Eisenkot bile hakim siyasi iklimin ve baskıların etkisiyle artık bu ihtimali açıkça reddediyor. Hatta Eisenkot ve Netanyahu karşıtı cephedeki diğer partiler bir adım daha ileri giderek, Arap parti ve adaylarının şu veya bu şekilde yasaklanmasını talep eden girişimlere destek verdiler. Her seçim döneminde giderek daha da ivme kazanan bu popülist ritüel, fiili Siyonizm rejimi altındaki demokrasinin sınırlarını açıkça gözler önüne seriyor.
İsrail'in nispi temsil sisteminde, farklı gündemlere sahip partiler arasındaki siyasi pazarlıklar koalisyon kurma sürecinin kaçınılmaz bir parçası. Netanyahu koalisyonu görev süresini sonuna kadar tamamlamayı başarmıştı. Mevcut muhalefet bloku ise devirmeye çalıştığı iktidar koalisyonuna kıyasla disiplin ve bütünlükten çok daha yoksun. Dolayısıyla onların kuracağı herhangi bir hükümetin istikrarsız olması kuvvetle muhtemel.
Kendi içine çökmeye mahkum bir sistem
Şu an için her türlü senaryo masada. Netanyahu'nun Likud'u ile muhalefetin bir kanadı arasında kurulacak bir birlik hükümeti ya da yaşanacak siyasi bir kilitlenmenin ardından Netanyahu ve mevcut hükümetin, "geçici kabine" sıfatıyla yola devam edip ülkeyi yeni bir seçime götürmesi ihtimaller dahilinde. Şayet bu seçimler Netanyahu devrinin kalıcı olarak kapanmasıyla sonuçlanırsa, mevcut siyasi safların zamanla yepyeni denklemlere alan açacak kadar sarsılacağı, oldukça hareketli ve değişken bir dönemin kapıları aralanabilir.
En iyimser senaryoyla böyle bir ortamda "7 Ekim'de kimin kimi uyardığı" veya "İsrail'in uluslararası propagandasının nasıl daha iyi yönetileceği" gibi konuların ana gündem maddesi olmaktan çıktığı yeni bir siyasi zemin doğabilir. Bunun yerine nihayet asıl soru tartışılmaya başlanabilir: İsrail, Filistinliler ve bölge için etnik üstünlükçü bir rejim, sıfır toplamlı hesaplar ve tahakküme dayanmayan farklı bir çıkış yolu sunabilir mi? Başka bir ifadeyle, asıl ihtiyaç duyulan şey mevcut sınır tanımazlığı ve aşırılığı geride bırakan yeni bir siyaset anlayışıdır (ki bu söz konusu aşırılık, er ya da geç kendi içine çökmeye mahkumdur).
Ancak böylesi bir değişimin mümkün olabilmesi için İsrail üzerinde somut, caydırıcı ve sürekli bir baskı kurulması şart. Dahası, İsrail'i bugünkü aşırılığa sürükleyen cezasızlık kalkanının parçalanması; Filistinlilere yönelik muamelesi, işlediği savaş suçları ve bölgesel hegemonya projesi karşısında yeni bir yaptırım denkleminin ve maliyet-fayda hesabının devreye girmesi gerekiyor.
Aslında buna yönelik ilk emareler de ufukta belirmeye başladı. İngiltere ve kimi Avrupa ülkelerinin yakın zamanda açıkladığı tedbirler, Küresel Güney'in İsrail'den hesap sormak üzere (Lahey Grubu örneğinde olduğu gibi) harekete geçmesi ve Türkiye'nin uyguladığı türden silah ambargoları bunun ilk sinyalleri. Bu adımlar kararlılıkla sürdürülür ve derinleştirilirse bir umut ışığı doğabilir. Ne var ki bu, aynı zamanda sorunun Binyamin Netanyahu'dan ve onun şiddet yanlısı, kışkırtıcı birkaç bakanından çok daha derinlere uzandığını idrak etmeyi de zorunlu kılıyor.
[Daniel Levy, ABD/Orta Doğu Projesi (US/Middle East Project) Başkanıdır. Eski İsrail Başbakanı İzak Rabin döneminde 1993 Oslo-B görüşmeleri ile eski İsrail Başbakanı Ehud Barak döneminde 2001 Taba müzakerelerinde İsrailli barış müzakerecisi olarak görev yapmıştır.]
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.




