İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tuğçe Ersoy Ceylan, İsrail seçimlerinde muhalefetin Netanyahu'ya karşı ortak hareket edebilme kapasitesini AA Analiz için kaleme aldı.
Binyamin Netanyahu, Aralık 2022’de Likud, Ultra-Ortodoks (Haredi) partiler ve aşırı sağın desteğiyle İsrail tarihinin en sağcı hükümetlerinden birini kurarak iktidara döndü. Ancak 64 sandalyelik çoğunluğa rağmen istikrarlı bir yönetim ortaya koyamadı. Yargıyı yürütme karşısında zayıflatmayı amaçlayan düzenlemeler ülkeyi derin bir anayasal ve toplumsal krize sürüklerken 7 Ekim’de yaşananlar hükümetin ağır güvenlik ve istihbarat başarısızlığını açığa çıkardı. Gazze’ye saldırıların uzaması, rehinelerin geri getirilememesi, Haredilerin askerlik muafiyeti üzerine büyüyen koalisyon gerilimi ve İsrail’in artan uluslararası yalnızlığı, Netanyahu hükümetinin siyasal bilançosunu daha da ağırlaştırdı. Bu nedenle 27 Ekim’de yapılacak seçimlerin Netanyahu’nun siyasi geleceğine ilişkin bir referandum olacağı aşikar. Ancak bu seçimler aynı zamanda Netanyahu karşıtı hoşnutsuzluğun ortak ve uygulanabilir bir siyasal alternatife dönüşüp dönüşmeyeceğini de gösterecek.
Güncel kamuoyu araştırmaları Netanyahu liderliğindeki blokun 61 sandalyeye ulaşmakta zorlandığını gösteriyor. Netanyahu karşıtı partilerin toplam sandalye sayısı ise işleyen bir hükümet çoğunluğuna otomatik olarak dönüşmediği gibi Netanyahu karşıtlığı ortak bir dış politika veya ortak bir Filistin politikası anlamına da gelmiyor. Yaklaşan seçimler Netanyahu dönemini sona erdirebilir. Ancak ne var ki İsrail siyasetinin güvenlikçi, milliyetçi ve Filistin meselesini çatışma yönetimine indirgeyen ana yöneliminde köklü bir kırılma yaratması çok düşük bir ihtimal olarak görünüyor.
Ortak bir muhalefet bloku gerçekten var mı?
İsrail’de Netanyahu’ya karşı ortak hareket etme yönünde somut adımlar atılsa da bütünlüklü bir muhalefet blokundan söz etmek hala güç. Halihazırdaki durumu tamamlanmış bir ortak siyasal programdan ziyade Netanyahu dönemini sona erdirme hedefinde buluşan farklı partiler ve liderler bütünü olarak nitelemek mümkün. Muhalefet Netanyahu’nun iktidardan uzaklaştırılması, 7 Ekim başarısızlığını araştıracak bir devlet komisyonunun kurulması, yargı ve diğer denetleyici kurumların güçlendirilmesi ve Haredilerin askerlik muafiyetlerinin sınırlandırılması konularında yakınlaşıyor. Gelgelelim gelecekteki hükümetin liderliği, Arap partileriyle işbirliği ve Filistin meselesi söz konusu olduğunda bu ortaklık hızla dağılıyor.
Muhalefetin başlıca ağırlık merkezlerinden ilki eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot’un liderliğindeki Yashar partisi. Eisenkot, Netanyahu’nun geleneksel olarak üstünlük kurduğu güvenlik alanında ona meydan okuyabilen ender isimlerden biri. Netanyahu’nun kişiselleşmiş liderlik anlayışına karşı devlet kapasitesi, profesyonellik ve hesap verebilirliği öne çıkarıyor. Ne var ki Eisenkot’un yükselişi muhalefetin sola kaydığı anlamına da gelmiyor. Bu açıdan Eisenkot ve partisinin güvenlik ve Filistin meselesindeki merkez sağ çizgisi Likud’dan uzaklaşan fakat sol partilere yönelmek istemeyen seçmenlere ulaşmasını kolaylaştırıyor.
İkinci merkez eski İsrail Başbakanı ve Birlikte Partisi Lideri Naftali Bennett ile eski İsrail Başbakanı ve ana muhalefetteki Gelecek Var Partisi Lideri Yair Lapid’in oluşturduğu Birlikte ittifakı. Bennett’in sağcı ve dini-milliyetçi geçmişi ile Lapid’in seküler merkez tabanını aynı liste altında buluşturan bu ortaklık Netanyahu karşıtı seçmen havuzunu genişletmeyi amaçlıyor. Fakat Bennett’in Filistin devletine ve Arap partilerine dayanan bir hükümete karşı tutumu ittifakın hem kendi içindeki uyumu hem de seçim sonrasında çoğunluk kurma kapasitesini sınırlıyor. Eski İsrail Savunma Bakanı ve İsrail Evimiz Partisi Lideri Avigdor Lieberman ve Yair Golan liderliğindeki Demokratlar da olası bir değişim koalisyonunun tamamlayıcı unsurları olarak öne çıkıyor. Eski Savaş Kabinesi Üyesi Benny Gantz ise kendisini iki bloktan ayrı konumlandırıyor ve son koordinasyon anlaşmasında yer almıyor. Ancak bu aktörlerin güvenlik, din-devlet ilişkileri ve Filistin politikası konusundaki yaklaşımları aynı değil.
Bu parçalı yapı içinde 26 Eylül 2026’da atılan adım önemli. Lapid’in Tel Aviv’deki evinde bir araya gelen Eisenkot, Bennett, Lapid, Lieberman ve Golan, hükümeti değiştirmek amacıyla seçim öncesinde ve sonrasında koordinasyon kurmayı öngören bir ilkeler belgesi imzaladı. Liderler, yeni hükümet kurulana kadar birbirlerine yönelik saldırılardan kaçınmayı, seçmen katılımını artırmayı ve seçimlerin ardından hükümeti birlikte kurmak için çalışmayı taahhüt etti. Bu taahhüt; seçim hazırlıkları, olası hükümetin temel ilkeleri ve medya koordinasyonu için üç ortak çalışma grubu kurulmasını da öngörüyor. Hükümet hazırlıklarının gündeminde; askerlik yükünün eşit paylaşılması, 7 Ekim için devlet soruşturma komisyonu kurulması, başbakanın görev süresinin sınırlandırılması, yeni anayasa ve ilk 100 gün bulunuyor.
Anlaşmanın siyasal anlamı Netanyahu karşıtlığının kampanya ve hükümet hazırlığı düzeyinde ortak bir çalışma düzenine dönüştürülmesinde yatıyor. Böylece muhalefet kendi seçmen havuzu içindeki rekabetin bloğun toplam gücünü arttırmadığını kabul ederek farklı toplumsal kesimlere ulaşmayı hedefliyor. Bununla beraber, bu taahhütle partilerin tek bir listede birleşmediğinin ve ortak başbakan adayı belirlemediğinin altını çizmek gerekir. İsrail medyasında çıkan haberlere göre Eisenkot en büyük muhalefet partisinin liderinin hükümeti kurmasını savunurken Lieberman bu meselenin seçim sonrasına bırakılmasını istedi. Böylelikle söz konusu koordinasyonun liderlik rekabetini çözmekten ziyade yönetilebilir sınırlar içinde tutmaya yönelik bir uzlaşma niteliğinde olduğu açığa çıkıyor.
Dolayısıyla Netanyahu karşıtı kampın temel sorunu seçimi kazanabilecek oyu bulmaktan ziyade bu oyları işler bir hükümet çoğunluğuna dönüştürmek olacak. Netanyahu’nun karşısında geniş bir toplumsal ve siyasal hoşnutsuzluk bulunuyor; ama henüz aynı ölçüde bütünlüklü bir iktidar alternatifi bulunmadığı da açık bir biçimde görünüyor. Koordinasyon anlaşmasının asıl sınavı da Netanyahu sonrasında ülkeyi birlikte yönetebilecek bir çoğunluk ve program üretip üretemeyeceği olacak.
Arap Partileri: Seçim aritmetiğinin ihtiyaç duyulan fakat dışlanan aktörleri
İsrail’in Filistinli vatandaşlarını temsil eden partiler seçim kampanyasının merkezinde görünmeseler de seçim sonrasında hükümeti kimin kuracağını belirleyebilecek konumda. Arap seçmenin sandığa katılım düzeyi, Arap listelerinin yüzde 3,25’lik seçim barajını aşıp aşamayacağı ve Netanyahu karşıtı partilerin bu listelerle nasıl bir ilişki kuracağı, bloklar arasındaki sandalye dengesini doğrudan etkileyebilir.
Arap siyasetinde iki farklı strateji ön plana çıkıyor. Hadaş, Ta’al ve Balad partilerinin oluşturduğu ortak liste İsrail’in Filistin politikalarına ve devletin Yahudi-Siyonist karakterine daha açık biçimde karşı çıkarken Mansur Abbas liderliğindeki Ra’am hükümete katılarak Arap toplumunun güvenlik, altyapı ve kamu hizmetleri gibi somut sorunlarına çözüm üretmeyi amaçlayan daha pragmatik bir çizgi izliyor. Ra’am’ın 2021’de Bennett-Lapid hükümetine katılması bir Arap partisinin İsrail’de hükümetin kurulmasına doğrudan dahil olabileceğini göstermişti. Ancak 7 Ekim ve sonrasında İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü etnik temizlikten sonra bu deneyimin tekrarlanmasının bugün çok daha zor göründüğünü de not etmek gerekir.
Esasında Netanyahu karşıtı kampın temel açmazı tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Mevcut anketler muhalefetin Arap partilerinin desteği olmaksızın 61 sandalyelik çoğunluğa ulaşmakta zorlanabileceğini gösteriyor. Buna rağmen Bennett ve Lieberman başta olmak üzere muhalefetin merkez sağ kanadı Arap partilerine dayanan bir hükümete karşı çıkıyor. Eisenkot da 26 Eylül’de Ra’am’ın mevcut durumda gerekli ölçütleri karşılamadığını belirterek kuracağı hükümette yer almayacağını açıkladı. Bu açıklama dışarıdan destek meselesini bütünüyle açıklığa kavuşturmasa da Ra'am'la işbirliğinin muhalefet içinde çözüme kavuşmadığını gösteriyor. İronik olansa Arap oyları Netanyahu’nun iktidardan uzaklaştırılması için gerekli görülürken Arap partilerinin hükümet kurmak için hala meşru bir koalisyon seçeneği olarak kabul edilmiyor olması. İşte bu dışlama siyaseti, muhalefetin sayısal çoğunluğu siyasal çoğunluğa dönüştürüp dönüştüremeyeceğini belirleyecek temel mesele olacak.
Netanyahu’nun anlaşmaya tepkisi de bu açmazı seçim kampanyasında kullanacağını gösteriyor. Netanyahu, muhalefet liderlerinin fotoğrafına yapay zekayla Mansur Abbas ve Filistin asıllı milletvekili Ahmet Tibi’yi ekleyerek rakiplerinin Arap partilerine dayanan bir hükümet kuracağını öne sürdü. Bu hamle muhalefetin çoğunluk arayışını güvenlik ve aidiyet tartışmasına taşıyarak kendi sağ seçmen tabanını seferber etme girişimi olarak okunabilir.
Netanyahu sonrası İsrail
Netanyahu’nun iktidarı kaybetmesinin yalnızca sembolik bir değişim olmayacağını belirtmek gerekiyor. Eisenkot ya da Bennett liderliğinde kurulabilecek bir hükümet 7 Ekim başarısızlığını araştıracak bağımsız bir devlet komisyonu oluşturabilir; yargının, başsavcılığın ve diğer denetleyici kurumların özerkliğini yeniden güçlendirebilir. Rehinelerin geri getirilmesi meselesine savaşın belirsiz biçimde sürdürülmesinden daha fazla öncelik verilmesi ve Haredilerin askerlik yükümlülüğünün genişletilmesi de olası değişim alanları olarak ön plana çıkıyor. Dolayısıyla Netanyahu sonrası dönem, kişiselleşmiş liderlikten daha kurumsal ve hesap verebilir bir yönetim anlayışına kısmi dönüş anlamına gelebilir.
Bununla birlikte iktidar değişikliği İsrail’in Gazze ve Batı Şeria politikalarında otomatik bir paradigma değişikliği ortaya çıkarmayacak. Muhalefetin önde gelen iki merkez sağ aktörü de yakın gelecekte egemen bir Filistin devletinin kurulmasına olumlu bakmıyor. Bennett buna açık bir biçimde karşı çıkarken Eisenkot İsrail’in güvenlik kontrolünü koruduğu siyasi ve coğrafi bir ayrışmayı savunuyor. Demokratlar ve Arap partilerin, diplomatik çözüme daha açık olsalar da, merkez sağ ağırlıklı bir hükümetin genel yönelimini belirleyebilecek güçte olmayacaklarını söylemek mümkün.
Bu sebeple Gazze’deki muhtemel değişim askeri kontrolün bütünüyle sona ermesinden çok savaşın siyasi hedeflerinin yeniden tanımlanması ve savaş sonrası yönetim için daha gerçekçi bir plan oluşturulması biçiminde ortaya çıkabilir. Batı Şeria’da ise yerleşimlerin tamamen durdurulmasından ziyade genişleme hızının yavaşlatılması, yerleşimci şiddetin sınırlandırılması ve Filistin yönetiminin çöküşünün önlenmesi beklenebilir. Diğer bir ifadeyle çatışmanın çözümünden ziyade daha kontrollü ve uluslararası maliyeti daha düşük bir çatışma yönetiminin gündeme gelmesi muhtemel.
Benzer bir süreklilik bölgesel politikada da görülecektir. İran’a karşı askeri üstünlüğün korunması, Lübnan ve Suriye’de hareket serbestisinin sürdürülmesi ve Amerika Birleşik Devletleri’yle (ABD) stratejik ilişkinin devamı konusunda iktidar ile ana muhalefet arasında önemli bir görüş ayrılığı bulunmuyor. Ayrışma, bu hedeflerin tek taraflı askeri güç ve sürekli tırmanma yoluyla mı yoksa ABD, Körfez ülkeleri ve bölgesel normalleşme süreçleriyle koordinasyon içinde mi izleneceği hususunda ortaya çıkıyor.
Bu bakımdan seçimin barış ile savaş arasında açık bir tercih sunmadığı açık. Seçmenin önündeki tercihin ilhakçı ve ideolojik bir güvenlik siyaseti ile daha kurumsal, koordineli fakat yine güvenlik merkezli bir çatışma yönetimi arasında bir seçenek olduğu görünüyor. Netanyahu gidebilir; fakat Netanyahu döneminde ana akım haline gelen güvenlikçi ve milliyetçi siyasal yönelimlerin önemli bir bölümünün Netanyahu'suz da varlığını sürdürebilme mahiyeti bulunuyor.
Anketler ne söylüyor?
Seçimlerin tarihi resmi olarak açıklandığından beri İsrail’de medya organları ve araştırma şirketleri tarafından yapılan anketler seçimlerin açık bir galibi bulunmadığını gösteriyor. Eylül ortasında yayımlanan KAN News araştırmasında Eisenkot’un Yashar Partisi 24 sandalyeyle ilk sırada yer alırken Likud 22, Bennett-Lapid ittifakı ise 14 sandalyede görülüyor. Bu durumda Eisenkot parti düzeyinde Netanyahu’nun önüne geçiyor, fakat Netanyahu karşıtı partiler kendi başlarına hükümet kurabilecek çoğunluğa ulaşamıyor.
Reuters’ın 14 Eylül’e kadar yayımlanan araştırmalarını bir araya getiren anket ortalaması da benzer bir eğilime işaret ediyor. Buna göre Yashar, Likud’un yaklaşık 3 puan önünde bulunurken; Netanyahu karşıtı olarak sınıflandırılan partiler 66, Netanyahu yanlısı partiler ise 48 sandalyeye ulaşıyor. Ancak sözü edilen bu 66 sandalyelik toplam Arap partilerini de içerdiğinden bunun doğrudan kurulabilir bir koalisyon anlamına gelmediğinin altını çizmek gerekir. Öte yandan anket şirketleri arasındaki fark da göz ardı edilmemeli. Örneğin Kanal 14 için çalışan Direct Polls’un 17 Eylül araştırması sağ bloğu 64 sandalyede göstererek diğer ölçümlerden belirgin biçimde ayrılıyor. Buradaki fark seçim tahminlerinin kullanılan örnekleme ve seçmen katılımı varsayımlarına ne kadar duyarlı olduğunu gösteriyor.
Son tahlilde tüm bu araştırmalar, Netanyahu’nun önceki seçimlerdeki üstünlüğünü kaybettiği fakat muhalefetin de henüz işler bir hükümet çoğunluğu kuramadığı yönünde ortak bir analizi ortaya çıkarıyor. Dolayısıyla seçimi en fazla oyu alan parti değil küçük partilerin baraj performansı, Arap seçmenin katılımı ve Netanyahu karşıtı liderlerin koordinasyon taahhüdünü seçim sonrasında işler bir hükümet ortaklığına dönüştürme kapasitesi belirleyecek.
İktidar değişikliği paradigma değişikliği değildir
Yaklaşan seçim Netanyahu’nun uzun iktidarını sona erdirme potansiyeline sahip olsa da İsrail siyasetinde köklü bir paradigma değişikliğini garanti etmiyor. Muhalefet kurumsal hesap verebilirlik, yargının bağımsızlığı ve devlet yönetiminin yeniden profesyonelleştirilmesi bakımından gerçek bir alternatif sunuyor. Buna karşılık güvenliğin siyasetteki üstünlüğü, Filistin devletine yönelik kuşku ve İsrail’in bölgesel askeri hareket serbestisini koruma hedefi muhalefetin önemli bölümünde de devam ediyor. Dolayısıyla Netanyahu sonrası bir hükümet daha kurumsal ve uluslararası maliyetleri gözeten bir siyaset izleyebilir; fakat bu, işgalin ve çatışma yönetiminin sona ereceği anlamına gelmeyecek. Netanyahu gidebilir ancak “Netanyahuizmin” onu mümkün kılan güvenlikçi ve milliyetçi zemini daha uzun süre varlığını koruyabilir. Bu nedenle 2026 seçimlerinden çıkan neticenin aynı güvenlikçi düzeni daha kurumsal ve daha makbul bir yüzle sürdüreceğini şimdiden söylemek yanlış olmayacak.
[Prof. Dr. Tuğçe Ersoy Ceylan, İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesidir.]
* Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.






