Türkiye’ye daha önce gelmiştiniz, değil mi?

- Evet, geldim. Hatta birçok kez. Gelecek yıl tekrar geliyorum.

- Mart ayında. “The Music Critic” adlı bir gösterim var. Bu gösterinin bir bölümü Türkiye’deki bir müzik eleştirmeninden esinleniyor. Bu gösteriyle İstanbul’a üçüncü kez geleceğiz. Daha önce İstanbul’da başka projelerde de yer aldım. Ama Türkiye’ye dönmekten her zaman büyük mutluluk duyuyorum. Türkiye’yi çok seviyorum. Muhteşem bir ülke. Çok güzel bir yer ve çok güzel insanları var.

Öncelikle film muhteşem. Canlandırdığınız Chris çok derinlikli bir karakter. Kendisi bir CIA ajanı. Siz Chris’i nasıl tanımlarsınız?

- Chris, bir yandan tipik bir Amerikalı ahmak, diğer yandan da trajik bir figürün birleşimi gibi. Özgür dünya ile Sovyet dünyası arasında, komünizm ile sözde demokrasi ya da kapitalizm arasında büyük, varoluşsal bir mücadele olduğuna inanmış biri. Ancak zamanla amaçları ve yöntemleri sorgulamaya başlıyor.

Filmde Sam Rockwell ve Steve Buscemi de var. Onlarla çalışmak nasıldı?

- Harikaydı. Aslında Steve’in oyunculuk yaklaşımı benimkine biraz daha yakın. O daha çok içgüdüleriyle hareket eden bir oyuncu. Ya da belki benim ona benzediğimi söylemek daha doğru olur. Ben oyunculuk üzerine akademik anlamda çok fazla çalışan, oyunculuk tekniklerini sürekli inceleyen biri değilim. Ama Sam oyunculuğu ciddiye alan, gerçek anlamda bir oyunculuk öğrencisi. Sürekli film izler, filmleri ve oyunculuk performanslarını büyük bir titizlikle inceler.

Bana Dustin Hoffman’ı hatırlatıyor. Dustin’le de uzun süre birlikte çalışma fırsatım olmuştu. İkisi de oyunculuğun gerçek anlamda akademisyenleri gibi. Oyunculuk sanatını neredeyse takıntı derecesinde inceliyor ve üzerinde çalışıyorlar.

Filmde çok fazla diyalog var. Senaryoyu ezberlerken uyguladığınız bir yöntem var mı?

- Her zaman kafamda birkaç farklı eser oluyor. Yedi-sekiz farklı yapımla turneye çıkıyorum. Bunların gerektirdiği ezberin düzeyi de değişiyor. Bazen metnin tamamını ezberlemek gerekiyor; bazen de hangi notanın hangi heceye denk geldiğine kadar her ayrıntıyı... Benim açımdan asıl fark şu: Artık neredeyse sürekli ezber çalışıyorum. Eskiden bir oyun metni gelirdi, iki kez tekrar ederdim, ezberlemiş olurdum. Şimdiyse çok emek harcamam gerekiyor. Ama Martin’in diyaloglarını ezberlemek çok kolay, çünkü çok özgünler.

Filmin lokasyonu olan Easter Adası gerçekten nefes kesici bir yer. Farklı bir kültürün, farklı insanların yaşadığı bir adaya gitmek nasıl bir deneyimdi?

- Oraya çalışmak için gittim. Ama adayı da görme fırsatım oldu. Çok güzel bir yer. Orada bulunmayı da, çalışmayı da çok sevdim.

Karakteriniz ölümü ve son arzularını sık sık düşünüyor. Peki siz ölümden korkuyor musunuz?

- Hayır, hayır. İnanılmaz bir hayat yaşadım. Akıl almaz derecede hem de... Muhteşem bir hayatım oldu. Küçük kız torunlarımız var. Onlarla geçiremeyeceğim zamanlara üzüleceğim. Çünkü oldukça ileri bir yaşta torun sahibi olduk. Ama geç olması, hiç olmamasından iyidir. (Gülüyor) Hayat bana çok ama çok cömert davrandı. Tabii, gitmek için acelem de yok! Ama hayır, korkmuyorum.

Bir kuşak, hiç yaşamadığı travmaları miras alabilir mi? Sinema bu döngünün kırılmasına yardımcı olabilir mi?

- Sinemanın bir şeyleri değiştirip değiştiremeyeceğini bilmiyorum. Bence sinema, tiyatro, müzik, resim, kısacası sanatın her dalı insanı düşünmeye yöneltebilir. Mesela çok iyi bir tiyatro oyunu izlediğimde, sahnede yaşananlar ve anlatılan hikâye beni kendi hayatım üzerine düşünmeye sevk ediyor. İyi sanatın, iyi edebiyatın, iyi sinemanın yapabileceği şey de bence bu. Daha önce durup düşünmüyorken düşünmeye başlıyorsanız, bu da bir değişimdir. Bence bu film, insanı durup düşünmeye davet etmenin son derece incelikli bir yolu.

İYİ FİLM YAPMAK ÇOK ZOR YAPAY ZEKÂ DA KURTARAMAZ

Geçmişte oynadığınız roller arasında kalbinizde özel bir yeri olan var mı? Varsa neden?

- 47 ülkede sahneye çıktım. Aslında çalışma hayatımın büyük bölümü hâlâ sahnede geçiyor. Hangi işlerimi daha büyük bir sevgiyle hatırladığıma gelirsem; ben meseleye pek öyle bakmıyorum. Çünkü hayatta sevdiğiniz, yapmaktan büyük keyif aldığınız işler, mutlaka en iyi sonuç verenler olmuyor. (Gülüyor) Hatta ortaya çıkan sonuç çoğu zaman oldukça büyük bir hayal kırıklığı yaratabiliyor. “Ben o filmde oldukça iyiydim” ya da “Şu oyuncu o filmde çok iyiydi” diyebilirim. Ama filmin kendisi başarılı değildir. Sonuçta önemli olan tek şey filmin iyi olması. Çünkü iyi olmayan bir filmdeki performansın bir anlamı yok. Oyunculuğunuz göz kamaştırıcı olabilir ama film iyi değilse bunun bir değeri kalmıyor. Bunun sihirli bir formülü de yok. Yapay zekâ da sizi bundan kurtaramaz. (Gülüyor) Durum bu. İyi bir film yapmak çok zor.