Fakat her iki ihtimalde de Trump’ın 2026 ara seçimleri kampanyası geniş geniş yazılacak.
Gelin seçimlere sadece bir hafta 10 gün kala mitingde kendi seçmenlerine söylediklerine bakalım.
- Hiç kazanmadığımız kadar para kazanıyoruz.
- Bana şimdi diyecekler ki: “İnsanlar pompada benzin fiyatlarından ötürü acı çekiyorken Başkan Trump kazandığı paralarla övünüyor.”
- Bana ne lan. Biz deli gibi servet yapıyoruz.
Yani... Ne desem bilemiyorum ama. Bu mitingi canlı izlerken kahkaha ile karışık bir tuhaf oldum. Her okuduğumda da oturup iki dakika düşünüyorum. Düşünürken gülüyorum.
Daha geçenlerde bu köşede okumuştunuz. Fox News’ün yaptırdığı ankette bile her 10 Amerikalıdan 9’u “yolsuzluk, enflasyon ve akaryakıt fiyatları” en büyük sorun diyor.
Sadece son 7-8 ayda Trump’ın başlattığı savaş yüzünden pompada çekilen acı yüzde 60-70 artmış. Halk, yüksek faizler,
yüksek masraflar ve alım gücünden şikâyetçi...
Başkan’ın halk sandığa gitmeden önceki son mesajı ise “Bana ne lan.”
Açıklamanın akılalmaz tarafını bir kenara bırakmak mümkün olmasa da bir saniyeliğine bırakalım...
Bunu söylediği yer olan Michigan’daki senatörlük
koltuğu fena sallantıda. Demokratlar zorladıkça zorluyor. Peki ya Teksas, Ohio, Alaska, Iowa... Bu kadar bıçak sırtı yarış varken bunu söylemek cesaret mi desem yoksa tam da dediği gibi “Bana ne ya” kafası mı...
Hatırlarsanız, ta eylül ayının başında “Trump seçimleri çoktan saldı” diye bir yazı yazmıştım. Şimdi anlıyor musunuz ne demek istediğimi?
Peki ya geçen gün açık açık “Demokratlar istediği kadar yasa geçirsin ben de veto ederim. Önüme gelip otururlar” demesi?
Diyorum size... Trump son iki seneyi kafasında çoktan kabullenmiş durumda.
Trump’ın bu mesajlarına rağmen Cumhuriyetçiler en azından Senato’yu tutarsa başarıdır.
Şu “bana ne lan” kafasını son iki yıl gerek iç gerek dış meselelerde sık sık hatırlatacağım. Şimdiden aklınıza kazıyın.
44’üncü Başkan Obama’nın Beyaz Saray’dan ayrılmasından bu yana 9 buçuk yıldan fazla geçti. Fakat hâlâ ABD’nin en etkili isimlerinden biri.
Hatta şöyle söyleyeyim... 2 dönem sınırı olmasa 2028’in en büyük adayı olur.
Obama geçen gün Senato yarışının fena kızıştığı Michigan’a gitti. Miting sırasında Trump’a verdi veriştirdi.
İran meselesinde Trump’ı yerden yere vurdu ama... Herkesin konuştuğu şey Trump’a ince dokundurması oldu.
Malum... Trump geldiğinden beri Beyaz Saray’ı ve Oval Ofis’i altına boğdu. Bu köşede de anlatmıştım birkaç kez.
Obama şöyle vurdu... “Bu kadar altın ne ayak? “Beyaz Saray’ı Saddam Hüseyin’in açtığı Cheesecake Factory’ye çevirmiş.”
Cheesecake Factory, Amerika’da herkesin bildiği, avizeleri, altın detayları ve biraz abartılı dekorasyonuyla ünlü bir restoran zinciri.
Aman Allah’ım... Trump iki gündür ağzından düşürmüyor. Obama’ya verip veriştiriyor. Cheesecake Factory’yi övüyor. Altınları savunuyor.
Hatta Hazine Bakanı Bessent pazartesi günü öğle yemeğine Cheesecake Factory’ye bile gitti. Şakadan daha komik.
İngilizce’de birinin “derisinin altına girmek” denir buna. İşte tam olarak böyle bir şey.
SAVAŞ Bakanı Hegseth, Trump kabinesinin en tuhaf isimlerinden biri.
Ulusal Muhafızlar’da binbaşılıktan sonra Fox News yorumculuğu yapıyorken dünyanın en güçlü ordusunun başına geçirildi.
Rol büyük mü geldi dersiniz yoksa eski bir binbaşı olarak dört yıldızlı generaller arasında sözünün geçmesi için mi bilemem ama... Hareketleri, açıklamaları, davranışları birçok kişiye hep bir sakil geldi.
İran savaşı sarpa sardıktan sonra geçtiğimiz aylarda çok dedikodusu döndü Washington’da... “Hegseth günah keçisi olarak görevden alınır mı?”
Trump’ın bu karar konusunda çok git gel yaşadığı da konuşuluyor.
Yeni çıkan dedikodu ise gerçekten enteresan. Güya Hegseth, Senatör Marsha Blackburn’e bir teklifle gitmiş. “Sen valilik seçimini kazanırsan boşalacak koltuğa beni ata.”
ABD’de senatörlük koltuğu dönem bitmeden boşaldığında o eyaletin valisi dönem bitene kadar istediği kişiyi atayabiliyor.
Acaba diyorum... Bu teklifin sebebi Hegseth’in kovulacağını hissetmesi mi... Yoksa seçimlerden sonra Kongre’ye getirilecek olan Hegseth’in azli için karar tasarısı mı?
GEÇEN gece Tarafsız Bölge’de Halloween, yani Cadılar Bayramı için tebrikleri kabul ederken... Genel Yayın Yönetmenimiz Ahmet Hakan bu işin ABD’ye geliş öyküsünü sordu.
İnanın bilmiyordum. Ben de “Bilmiyorum” dedim. Ama yayında söz verdiğim gibi oturdum araştırdım.
Aslında bu Cadılar Bayramı, bugünkü gibi milyarlarca dolar harcamaktan, kostüm partileri düzenlemekten, çocuklar için şekerden ibaret değilmiş.
Binlerce yıllık bir Kelt geleneğiymiş. Binlerce yıl önce Keltler Samhain diye bir festival kutlamaya başlamış. Hasadın bittiği, kışın başladığı o gece ölülerle canlılar arasındaki perdenin inceldiğine inanırlarmış. Ateş yakarlarmış, ruhları şaşırtmak için kılık değiştirirlermiş.
Amerika’ya getiren ise 19’uncu yüzyılda patates kıtlığından kaçan İrlandalı ve İskoç göçmenler olmuş. İlk başlarda “pagan ayini bu” diye pek bir dışlanmış ama... Bugünkü kapitalist halini 1950’li yıllardan sonra almaya başlamış.
Ben katılmıyorum, çocukları da giydirip kapı kapı dolaştırmıyorum ama benim kapıyı çalan olursa diye bari bir kutu baklava hazırda tutayım...




