Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Yunus Turhan, BM misyonunun Somali’den çekilmesinin ülkenin egemenliği, güvenliği ve bölgesel güç dengeleri açısından ne anlama geldiğini ve Türkiye’nin Somali’nin devlet kapasitesini güçlendirmedeki rolünü AA Analiz için kaleme aldı.

Eski ABD Dışişleri yetkilisi Gerald Helman ile Steven Ratner, Foreign Policy dergisinin 1992-1993 kış sayısında “Saving Failed States” başlıklı makalesinde Somali’yi, “uluslararası toplumun bir üyesi olarak kendi kendini sürdürmekten tamamen aciz ve başarısız ulus-devlet örnekleri arasındadır.” ifadelerini kullanmışlardı. Çok değil, aradan bir yıl geçmeden, “Black Hawk Down” olarak hafızalara kazınan Mogadişu çatışması yaşanmış ve dönemin ABD Başkanı Bill Clinton, 1993'teki ulusa sesleniş konuşmasında “Somali toplumunu yeniden inşa etmek bizim işimiz değil.” diyerek esasında ABD’nin Somali politikasını en üst pencereden siyasi bir tercihe dönüştürmüştü.

“Başarısız devlet” tanımlamasıyla başlayan ve uluslararası toplumun ilgisizliğiyle kurumsallaşan Somali’nin makus talihi, otuz üç yıl sonra yeni bir tarihsel eşiğe ulaştı. Birleşmiş Milletler Somali Geçiş Yardım Misyonu (UNTMIS), 31 Ekim 2026 itibarıyla faaliyetlerini resmen sonlandırdı. Bu gelişme, Somali’nin geçirdiği dönüşüme dair cevap aranması gereken üç soruyu gündeme getirdi: Bu dönüşümün aktörleri kimlerdir, Somali bu noktaya nasıl geldi ve yeni dönemde ülkeyi neler bekliyor?

Bu soruların ilkine verilecek cevabın merkezinde, Somali’ye uzun yıllar boyunca yapıştırılan “kendi kendine yetemeyen devlet” etiketini reddeden ve Somali halkına güvenen Türkiye bulunuyor. Kuraklık ve kıtlığın ülkeyi derinden etkilediği 2011 yılında başlayan Somali açılımı, bu dönüşüm sürecinin kilometre taşı oldu. 2017'de Mogadişu’da açılan ve Türkiye’nin yurt dışındaki en büyük askerî eğitim üssü olan TURKSOM, bugün Somali’nin Eş-Şebab’a karşı savunma kapasitesinin bel kemiğini oluşturuyor. Türkiye Büyük Millet Meclisinin (TBMM) Temmuz 2026'da Somali tezkeresini iki yıl daha uzatması, bu desteğin eğitim ve donanımdan sahaya taşındığını gösteriyor. Bu nedenle UNTMIS’in faaliyetlerini sonlandırmasını, Türkiye’nin on beş yıldır Somali’de üstlendiği fiilî güvenlik garantörlüğü rolünden ve yatırımlarından bağımsız okumak analizi eksik bırakacaktır.

Vesayetten egemenliğe

UNTMIS, BM Güvenlik Konseyinin (BMGK) 2753 ve 2809 sayılı kararlarıyla, Somali hükümetinin talebi üzerine iki yıllık bir geçiş misyonu olarak kuruldu ve görevleri Somali kurumlarına ve BM ajanslarına devredildi. 1992'de BM Somali Operasyonu (UNOSOM) ile başlayan uluslararası misyonun siyasi varlığı ise 31 Ekim 2026 itibarıyla fiilen sona erdi. Bu yeni sürecin tartışmasız en önemli çıktısı, sürecin Mogadişu’nun kendi talebiyle başlamış olmasının yanında, federal hükümetin dış denetimden kurtulup egemenlik vurgusunu güçlendirme arayışını yansıtmasıdır. Diğer bir ifadeyle, yeni süreçte Somali’nin kendine duyduğu güveni ve kurduğu siyasi-askerî istikrarı da görmek gerekir.

BM’nin ardından Afrika Birliği’nin Somali misyonu AUSSOM’un yetkisi de 31 Aralık’ta sona ereceği biliniyor. Ancak BM’nin Somali’deki varlığını sonlandırması ve Afrika Birliği misyonunun geleceğinin belirsizleşmesi Somali’nin güvenlik denkleminin yeni dönemde çok taraflı kurumlardan ikili ortaklıklara kayacağına işaret ediyor. Bu süreç, Türkiye ile Somali arasında imzalanan anlaşmaların ağırlığını da artırıyor. 2010'da Ankara-Mogadişu arasında imzalanan Askerî Alanda Eğitim, Teknik ve Bilimsel İşbirliği Çerçeve Anlaşması, 2012'deki Askerî Eğitim İşbirliği Anlaşması ve 2015'teki Savunma Sanayii İşbirliği Anlaşması yeni dönemde çok daha fazla anlam kazanacaktır.

Yeni dönemin meydan okumaları

Bununla birlikte Somali’yi yeni dönemde ciddi meydan okumalar bekliyor. Bunların başında, bölgede revizyonist politikalar izleyen İsrail gibi aktörlerin BM’nin çekilmesiyle oluşabilecek güç boşluğunu kendi lehlerine kullanma ihtimali geliyor. Berbera Limanı üzerinden Somaliland’a uzanan tanıma, liman ve askeri işbirliği girişimleri ise bu ihtimali daha da kuvvetlendiriyor. İsrail’in 2025’teki Somaliland’ı tanıması büyük ölçüde sembolik bir adım olsa da bu adımın bölgenin Babulmendeb’e yakın olması, söz konusu hattın jeostratejik ağırlığını artırıyor.

Meselenin Etiyopya ayağında da benzer bir kararlılık göze çarpıyor. Dış ticaretinin yaklaşık yüzde 90'ını Cibuti üzerinden yürüten Etiyopya için Somaliland, deniz erişimi arayışının başlıca kaldıracı olmayı sürdürüyor. İçerideki kırılganlıklarını dış politika hamleleriyle dengelemeye çalışan Abiy Ahmed yönetiminin bu kaldıraçtan kolayca vazgeçmesi beklenmiyor. Buna Mısır’ın Somali ile derinleştirdiği askerî işbirliği de eklendiğinde, Nil havzasındaki rekabetten Kızıldeniz’deki nüfuz mücadelesine uzanan çok katmanlı jeopolitik denklemlerin Somali sahasına taşınma riski belirginleşiyor. Tam bu noktada Türkiye’nin Somali-Etiyopya hattında başlatmış olduğu Ankara Müzakereleri yeni dönemde daha anlam kazanıyor.

Bu denklem, yeni dönemde Ankara açısından da belirli zorluklar barındırıyor. Bölerek nüfuz kazanmayı tercih eden dış aktörlerin aksine Türkiye, Somali’de bütünleştirici bir dış politika izliyor. İnsani yardım, askerî eğitim, bütçe desteği, ekonomik anlaşmalar ve arabuluculuk çabaları üzerinden yürüyen bu strateji, Somali’de işleyen bir devlet yönetimini yeniden tesis etmeyi hedefliyor. Ancak dış aktörlerin merkezi aşarak ilişki kurduğu bir ortamda devletin fiilî egemenliğini inşa etmek, çok daha maliyetli ve uzun soluklu bir süreç anlamına geliyor. Örneğin, Awdal gibi bölgelerdeki hareketlilik, ayrılıkçı projenin kendi içindeki bütünlüğünü zayıflatırken siyasi coğrafyanın daha da parçalanması riskini ve maliyetini beraberinde getiriyor. Dolayısıyla Ankara’nın bütünleştirici stratejisinin başarısı, Mogadişu dışındaki bölgelerde ülkenin toprak bütünlüğünü korumakla sınırlı kalmayacak, parçalı bir siyasi coğrafyayı ortak bir devlet çatısı altında uzlaştırabilme kapasitesinde kendini gösterecektir.

Bu zorluklara rağmen Ankara’nın elinde, sahadaki diğer aktörlerin pek azında bulunan bir diplomatik sermaye mevcuttur. Türkiye’nin Aralık 2024'te Etiyopya ile Somali arasındaki Ankara Deklarasyonu’na aracılık etmesi, Somali’nin toprak bütünlüğünü savunurken Addis Ababa ile diyaloğu koparmadığını gösterdi. Kahire ve Abu Dabi ile son yıllarda onarılan ilişkiler ise Ankara’ya Somali sahasında birbirine rakip taraflarla aynı anda konuşabilme imkânı tanıyor. Bu konum, Türkiye’nin bütünleştirici stratejisini Mogadişu ile sınırlı bir ikili ortaklık olmaktan çıkarıp bölgesel bir denge unsuruna dönüştürme potansiyeline de işaret ediyor.

Hasılı, Somali’nin otuz yılı aşkın tecrübesi, devletlerin dışarıdan inşa edilemeyeceğini, ancak dışarıdan desteklenebileceğini gösteriyor. Dışarıdan kırılan bir yumurta hayatın sonu olurken içeriden kırılan yumurta yeni bir hayatın başlangıcıdır. Türkiye’nin Somali’deki askeri, ekonomik ve toplumsal desteği de bu anlayışla şekillenmiş, kabuğu dışarıdan kırmaya kalkışmadan Somali’nin onu kendi gücüyle içeriden kırabileceği koşulları hazırlamayı hedeflemiştir. Kabuğu kırmanın sorumluluğu ise artık Somali’ye aittir, nitekim UNTMIS’in ülkeden ayrılmasının Mogadişu’nun kendi talebiyle başlamış olması Somali’nin kabuğu içeriden kırmaya dönük bir miladı olabilir.

Ülkeyi yeni dönemde bekleyen en önemli imtihan, stratejik konumunu bir rekabet yükü olmaktan çıkarıp pazarlık gücüne dönüştürebilmesidir. Babulmendeb kıyısında, büyük güçlerin ve bölgesel aktörlerin birbirini dengelemeye çalıştığı bir coğrafyada bu dönüşüm ancak kendi kurumlarına güvenen bir devletle mümkün olabilir. Türkiye’nin Somali politikası da asıl başarısını, Somali’nin bir gün bu desteğe ihtiyaç duymayacağı noktaya ulaşmasıyla taçlandıracaktır.

[Doç. Dr. Yunus Turhan, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesidir.]

*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.