* “The Gentlemen”ın ikinci sezonunda, olay örgüsünden ziyade karakterler ve temalar açısından nasıl bir hikâye anlatıyorsunuz?

- Guy Ritchie: Tematik olarak mesele şu: İnsan, kendi kendini imha etmeden nasıl yükselir? Nasıl hem agresif ve hırslı kalır hem de aynı anda kendi egosunun altında ezilip yok olmaz?

* Theo, Eddie artık kendi yolunu çizmeye başlıyor. Senaryo ilk elinize ulaştığında sizde nasıl bir etki bıraktı?

- Theo James: Guy’ın çok kendine özgü bir yaratım süreci var. Şöyle dediğini hatırlıyorum: “Geminin kaptanı benim ama hepimiz aynı yolculuktaysak, nereye gittiğimizi çok iyi bilirken o anın tazeliğini de koruyabilmeliyiz.” Bu yüzden sahneleri geliştirme, değiştirme ve dönüştürme özgürlüğümüz var. Elbette temel yapı baştan kuruluyor ama dürüst olmak gerekirse hiçbir şey tamamen dokunulmaz değil. Bu, bir yandan oyuncuyu çok besleyen bir şey; diğer yandan da zorlayıcı olabiliyor, çünkü her an tetikte, her an değişime hazır olmanız gerekiyor. Ama çok keyifli bir tarafı da var, ekip olarak en iyi işi ortaya çıkarmaya çalıştığınızı hissediyorsunuz.

İlk sezonun ardından, bu kez her şeyi daha derine ve daha karanlık bir noktaya taşıma fırsatımız oldu; üstelik dizinin eğlenceli ve mizahi tonunu koruyarak. İlk sezonda kurduğumuz evrenin mitolojisini de genişletiyoruz. Yakup ve Esav hikâyesi gibi büyük temalar var. Britanya’nın Hristiyanlıkla şekillenmiş, Avrupa tarihiyle iç içe geçmiş geçmişine de dokunuyoruz. Kısacası, ilk sezonda inşa ettiğimiz her şeyi daha da büyütüyor ve derinleştiriyoruz.

* Kaya, senaryolar gelmeye başladığında, hikâyenin nereye gittiğine dair ilk fikri edindiğinizde sizi en çok heyecanlandıran ya da şaşırtan ne oldu?

- Kaya Scodelario: Senaryoların gelmesi her zaman heyecan verici, çünkü oyuncu olarak üzerinde çalışabileceğiniz alan çok geniş oluyor. Bu kez de daha ilk bölümden itibaren, hikâyeye yaklaşık 1 yıl sonrasından başladığımızı görüyoruz. Eddie ve Susie işlerini oldukça başarılı bir biçimde büyütmüş, hatta İtalya’ya kadar açılmış durumdalar.

Hikâyeye her şeyin yolunda gittiği, güçlü bir noktadan başlamak anlatı açısından çok ilginç; çünkü oradan sonra işlerin nereye varabileceğini merak ediyorsunuz. İkisi de hâlâ aynı derecede hırslı ve kararlı, fakat en baştan itibaren önlerine yeni engellerin çıkacağı belli.

Yeni karakterlerin hikâyeye katılması, Eddie’nin kendi başına hareket etmeye başlaması ve bunun Susie açısından ne anlama geldiği... Susie’nin onu ne kadar dikkatle izlemesi gerektiğini görmek beni çok heyecanlandırdı.

MAFYA EVRENİNE DOĞRU İLERLEMEK GEREKTİĞİNİ HİSSETTİK

* Hikâyeyi bu kez somut olarak nereye götüreceğinize nasıl karar verdiniz?

- Guy Ritchie: Bu aslında, karakterlerin girdiği iş alanının seçimiyle kendiliğinden şekillendi. Hikâyenin temel DNA’sı zaten anlattığı şeyin içinde saklı. Hikâye Britanya’da geçiyor ama yalnızca Birleşik Krallık’ta kalmak istemedik. Dünyayı biraz daha genişletmek, mafya evrenine doğru ilerlemek gerektiğini hissettik. Karanlık suç dünyasının daha derinlerine inecekseniz, bunun için İtalya’dan daha uygun bir yer bulmak zor. Ama asıl belirleyici olan, İtalya’da da servetini kaybetmiş aristokratların bulunmasıydı. Bu da hikâyenin temel temasını sürdürmemiz için bize doğal ve güçlü bir zemin sağladı.

* Bu sezon hikâyeyi İngiliz kır malikânelerinden İtalyan göllerine taşıdınız. Karakterleri ve hikâyenin ritmini kurarken mekân sizin için ne kadar önemli?

- Guy Ritchie: Bence mekân ve hikâye birbirini besliyor. İtalyan göllerine ilk kez adım attığınızda kendinizi rüyanın içindeymiş gibi hissediyorsunuz; o kadar güzel ki neredeyse gerçek olamayacak kadar kusursuz geliyor. Bir dizide, aslında herhangi bir dizide, izlemeyi en çok hayal ettiğiniz şey ne olurdu? Gerçek şu ki İtalyan göllerini çok seviyoruz. Bu yüzden orası çok doğal bir seçim oldu. İngiltere’deki aristokrat evleri ve görkemli kır malikâneleri de harika. Açıkçası biraz kendimizi şımartıyoruz; sonuçta oralarda çekim yapmak zorundayız. Bu nedenle gitmek istediğimiz yerleri seçmeyi tercih ediyoruz. İtalyan gölleri de zaten görmek istediğimiz yerlerin başında geliyordu.

İTALYANLARDA İNGİLİZLERİN İMRENDİĞİ BİR TUTKU VAR

* İngiliz aristokrasisini alıp başka bir sosyal tabakanın, bambaşka bir coğrafyanın içine yerleştirdiğinizde ne oluyor?

- Guy Ritchie: İngilizlerle İtalyanlar arasında uzun geçmişe dayanan, tuhaf ama eğlenceli bir ilişki var. İtalyanlar, biraz güneşte yanmış İngilizler gibidir. Aralarındaki benzerlikler çok belirgin. Ama aynı zamanda İtalyanlarda, İngilizlerin içten içe imrendiği bir tutku var. İngilizlerde de İtalyanların gizlice hayran olduğu bir soğukkanlılık, bir metanet bulunuyor. Grand Tour geleneğinden, İngilizlerin İtalyan olan her şeye duyduğu büyük hayranlığa kadar uzanan bu bağ son derece köklü. İngiliz kültürü ne kadar bu etkinin altındaysa, biz de hikâyeyi kurarken o kadar onun etkisindeyiz.

* İkinci sezonu hazırlarken, ilk sezona kıyasla karşılaştığınız en büyük zorluk neydi?

- Guy Ritchie: İlk sezonun gördüğü ilgiden açıkçası oldukça şaşırdık. Ardından da şu soru geldi: Bu dünyayı nasıl canlı ve ilgi çekici tutabiliriz? Sanırım ikinci sezona daha fazla özen gösterdik. Asıl zorluk ise hem tahmin edilemeyen gelişmeler sunmak hem de izleyicinin sevdiği o dünyayı ve atmosferi yeterince korumaktı. Hikâye anlatıcıları olarak bizi heyecanlandıracak, izleyiciye de yeni bir şey verdiğimizi hissettirecek ama aynı zamanda onların yeniden görmek istediği tanıdık lezzeti taşıyacak bir denge kurmaya çalıştık. İzleyicinin sipariş ettiği, devamını görmek istediği bir “yemeği” hazırlamaya çalıştık diyebilirim. Bir yandan yeni ve kışkırtıcı tatlar eklerken, diğer yandan da yeterince tanıdık kalmak gerekiyordu. Bizim için en büyük mesele, tam olarak bu hassas dengeyi kurabilmekti.

DEVAM EDECEKSEK DAHA İYİSİNİ YAPMAK ZORUNDAYDIK 

* İkinci sezonda sizin için yeni olan ya da daha zorlayıcı bulduğunuz şey neydi?

- Theo James: Benim açımdan bakarsak, hikâye aslında ilk sezonun sonunda bir noktada tamamlanabilirdi; kendi içinde bir sonuca ulaşıyordu. Bu yüzden devam edeceksek, daha iyisini yapmak zorundaydık. Hem ilk sezondan çıkardığımız dersler vardı hem de aksi hâlde bunun ne anlamı olurdu? Daha derine inmeye, daha karmaşık ve ilk sezonun gerçek bir gelişimi olarak görülebilecek bir şey yaratmaya çalışmıyorsanız, devam etmenin pek bir anlamı yok. Umarım izleyici de ikinci sezonun bu açıdan daha katmanlı olduğunu düşünür. Üçüncü sezondaki görevimiz de bu olacak: Diziyi daha da iyileştirmek, geliştirmek ve kurduğumuz dünyayı her yönde genişletmek.