Dünyaca ünlü pop şarkıcısı Taylor Swift’in yılda 170 çıkış yapan özel jeti, ortalama bir insanın 1185 katı karbon emisyonu üretiyor.
ABD’de Taylor Swift hayranı 1000 üniversite öğrencisi arasında bir araştırma yapıldı.
Hepsi de çevreci olduğunu söyleyen öğrenciler, iş Taylor’a gelince yan çizdi; bu davranışı haklı çıkarmaya yönelik mazeretler üretmeye başladı.
Psikolojide buna “rasyonalizasyon” deniyor: Hayran olduğumuz, sevdiğimiz biri, kendi değerlerimizle çatışan bir tutum sergilediğinde onu mazur gösterecek bahaneler üretmeye, o tavrı savunmak için açıklamalar bulmaya çalışıyoruz.
Ünlülerle ilişkimizde aynı şey ters yönlü de işliyor.
Mesela Paris Moda Haftası’nı birbirine katan Serenay Sarıkaya.
Pırıltısıyla, enerjisiyle, neşesiyle aynı podyumu paylaştığı Kendall Jenner, Eva Longoria, Kristen Bell gibi isimleri gölgede bıraktı resmen.
Mesela Kendall Jenner’ın izlemesi 2 milyonda kalırken Serenay 7 milyonu devirmiş durumda.
Fakat övenler kadar dövenler de çoktu sosyal medyada. Bu konudaki en güzel yorumu, iletişim psikolojisi yazarı ve antropolog Aslı Yirsutimur’dan okudum. Onedio için kaleme aldığı yazıdan aynen aktarıyorum:
“Dijitalde Serenay’a neden bu kadar kıskanç ve kötü yorum geldi? Çünkü insanların güzellikten çok neşeye ve auraya tahammülü yok.
Hem güzel hem de mutlu olması bir yere dokunuyor: Kendi içsel tatminsizliğiyle yüzleşemeyen bireyler, başkasının taşan yaşam enerjisini kendi eksikliğine yöneltilmiş bir tehdit veya hakaret gibi algılıyor.
Güzellik tek başına affedilebilir bir kusurdur. Çünkü edilgendir, sessiz bir fotoğrafta donup kalabilir. Çünkü mesafelidir ve tüketilmesi kolaydır.
Hatta toplum, ‘güzel ama mutsuz/melankolik’ figürleri bağrına basmaya her zaman dünden razıdır.
Ancak güzelliğin yanına kontrolsüz bir neşe, yüksek bir özgüven ve aura eklendiğinde, çok daha ilkel bir savunma mekanizması tetiklenir: Narsisistik yaralanma ve haset.
Serenay Sarıkaya örneğini ilginç hâle getiren de tam olarak bu. Güzel bir kadın görmek dijital kültürde olağanüstü bir durum değil artık. Ekranlarımız güzellik, gençlik ve kusursuzlaştırılmış beden imgeleriyle dolu.
Fakat güzelliğin yanında ‘Ben burada olmaktan memnunum’ duygusu gördüğümüzde karşılaştırma başka bir seviyeye geçiyor.”
Özetle ünlülere hem hayran oluyoruz, bu yüzden olumsuz yönlerini görmemeye, görsek de haklı çıkarmaya çalışıyoruz...
Hem de kendi benliğimize içten içe tehdit görüp yerin dibine batırmaya uğraşıyoruz.
Ünlülere sabahtan akşama kadar övgüler düzebilir ya da yerden yere vurabiliriz, serbest!
Peki biz “hayran takımının” ifretle tefrit arasında sürekli savrulmamıza ne demeli?
Yasemin Sakallıoğlu rol aldığı “Düğün Şarkıcısı” filmi için zayıflamak zorunda kaldığını açıkladı.
Melis İşiten’e konuşan ünlü komedyene zayıflaması şart koşulmuş: “Bunu bana şart olarak söylediler. ‘Zayıflayacaksan
oynatırız’ dediler...”
O da zayıflamış haliyle. İyi de olmuş.
Yasemin Sakallıoğlu bu durumdan şikâyetçi değil.
Olayı kadınlığa, beden bütünlüğüne, “body shaming”e falan bağlamıyor.
E doğrusu da bu zaten oyunculukta.
Rolünüz gereği kilo da alabilirsiniz, kilo da verebilirsiniz.
Natalie Portman bir balerini canlandırdığı “Siyah Kuğu” filmi için 11 kilo vermişti.
“Makinist” filmindeki rolü için 23 kilo veren Christian Bale, sonra “Amerikan Hustle” filmi için fazladan 20 kilo almıştı.
Türkler de öyle: Berk Oktay “Harman Yeri” filmi için 20 kilo almıştı.
Daha komiği var: Çağatay Ulusoy “Koca Yusuf” için 110 kiloya çıkmış, sonra proje iptal olunca kilolar yanına kâr kalmıştı.
“Kadınlara bilhassa güzellik dayatılıyor” deniyor. Evet, doğru.
Ama bir de seyirci gerçeği var: Ekranda fit insanlar seyretmek istiyorlar.
Mustafa Sandal, fon skandalına adı karışan ve şu anda Dubai’de bulunan eşi Melis Sütşurup ve kayınpederi hakkında yaptığı açıklamalarla gündemde:
“Sevgili dostlar benim alnım ak! Bugüne kadar herhangi bir fon alma, satma ya da böyle bir organizasyona dahil olma gibi bir durumum asla söz konusu olmamıştır.
32 yıldır tek gelirim sizlerin takdiriyle müziktir. Eşim ve avukatı, konuyla ilgili gerekli açıklamayı yapmıştır.”
Benzer şeyleri konserlerinde de tekrarlıyor.
Açıklamaların tonuna, üslubuna bakınca, Melis Sütşurup’tan sanki eşi gibi değil de... Hiç alakası olmayan bir bambaşka şirketmiş gibi bahsediyor.
Kendisi de sütten çıkmış Sütşurup...
Sandal’ın olaylardan bu şekilde soyutlanış biçimi... Aynı hanenin insanları değil de mazideki çok uzak bir hayalden bahsediyormuş halleri... Sanki ha boşanıyorlar, ha boşanacaklarmış gibi bir his geçiriyor bana.
Bakalım neler olacak...





