Doğu Avrupa bölge uzmanı Emrah Dokuzlu, Polonya'da Anayasa Mahkemesi üzerinden derinleşen siyasi ve kurumsal krizin ülkenin iç siyasetine ve dış politikasına yansımalarını AA Analiz için kaleme aldı.
30 Ekim gecesi Varşova’daki Anayasa Mahkemesi önünde yaşanan gerilim, Polonya’da on yıldır süren anayasal yetki savaşının fiili bir egemenlik mücadelesine dönüştüğünü gösterdi. Bu kırılma, 2015 seçimlerinden bu yana devlet organları arasında paylaşılamayan yargısal meşruiyetin doğal bir devamı niteliğinde. Süreç, iktidarı kaybetmekte olan Sivil Platform’un son anda yaptığı tartışmalı yargıç seçimleriyle başladı, ardından göreve gelen Hukuk ve Adalet (PiS) iktidarının bu atamaları geçersiz sayarak kendi adaylarını mahkemeye atamasıyla derinleşti. Yıllar boyunca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Avrupa Birliği (AB) kurumlarının bağımsızlık eleştirilerine konu olan mahkeme kararları, 2023’te iktidarı devralan Donald Tusk kabinesinin Resmi Gazete’de yayımı durdurmasıyla fiilen uygulanamaz hale getirildi.
2026 yılına gelindiğinde ise kriz çözülmek yerine kurumsallaştı. Meclis çoğunluğu, yeni yargıçlar seçerek mahkemenin oluşumunu değiştirmeyi amaçlarken Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki, yetkisini kullanarak bu isimlerin çoğunun göreve başlamasını veto etti. Mahkeme yönetimi de cumhurbaşkanının onay mecburiyetinin olmadığını teyit ederek kendi safını netleştirdi. Gelinen noktada Polonya'da mesele salt bir yargı tartışması olmaktan çıktı. Bir yanda meclis çoğunluğu ve hükümetin, diğer yanda ise cumhurbaşkanlığı ile mevcut mahkeme yönetiminin birbirinin yetkilerini tanımadığı çift başlı devlet krizine evrildi.
Polonya'da cumhurbaşkanı vetosunu aşmak için parlamentoda (Sejm) beşte üç çoğunluk gerekiyor, Tusk koalisyonunun ise bu çoğunluğu yok. Cumhurbaşkanlığından sonraki ikinci veto kapısı Anayasa Mahkemesi. Cumhurbaşkanı ile başbakan arasındaki yetki uyuşmazlıklarında ise son sözü bu kurum söylüyor. Dahası, yargıçların 9 yıllık görev süresi seçim takviminden uzun. Mahkemeyi bugün kim şekillendirirse 2027 seçimlerinden sonraki iktidarın elini bağlayabilir. AB hukukunun üstünlüğü tartışmasının kilit kurumu da yine Anayasa Mahkemesi.
Bundan sonra ne olur?
Polonya'da kurumsal ikilik artık öngörü olmanın ötesinde fiili bir durum. 3 Kasım'da kriz, yeni toplantılarla daha da derinleşti. Anayasa Mahkemesi yönetimine el koyan kanat, salt çoğunluk tartışmalarının gölgesinde topladığı Genel Kurulda mahkemenin 2027 bütçesini onaylayıp görevden uzaklaştırılan eski başkan ve yardımcısı hakkında disiplin heyetleri oluşturdu. Polonya Cumhurbaşkanlığı ve eski yönetim ise bu kararları derhal hükümsüz ilan etti. Aynı gün toplanan Yüksek Mahkeme de boykotlar nedeniyle karar yeter sayısına ulaşamayarak yargıdaki fiili bölünmeyi tescilledi. Böylece Polonya’da devlet mimarisinin ardından yüksek yargı organları da bizzat kendi içlerinde iki başlı hale geldi.
Siyasi zeminde de tansiyon düşmüyor. Nawrocki, Ulusal Güvenlik Konseyi toplantısını açarken Tusk'tan iki şey istedi: 11 Kasım Bağımsızlık Günü'nden önce "iktidarının aşırılıklarını dizginlemesi" ve Anayasa Mahkemesi binasındaki "yasa dışı faaliyetlere" son vermesi. Nawrocki, anayasal düzeni korumak için "tüm yetkilerini" kullanacağını söyledi ama bunların neler olduğunu açıklamadı. Polonya Cumhurbaşkanlığı Ofisi Başkanı Zbigniew Bogucki'nin mahkemenin feshedilip yargıçların yeniden seçilmesini önermesi de uzlaşma zemininin ne kadar daraldığını gösterdi. Ulusal bayrama bağlanan bu takvim, bütçe ve disiplin süreçleriyle birlikte önümüzdeki haftaların yeni kırılma noktalarını oluşturacak. Bu belirsizlik, mahkeme önünde bekleyen binden fazla dosyanın akıbetini etkilerken vergiden kamu hizmetlerine kadar pek çok alanda hukuki öngörülebilirliği de zayıflatıyor.
AB fonlarının yeniden dondurulması, Tusk döneminde gerçekçi görünmüyor çünkü Brüksel, tercihini açıkça hükümetten yana koydu. Asıl risk, 2027'de sağ bir hükümet kurulması durumunda bir sonraki AB bütçe döneminde hukukun üstünlüğü koşulunun yeniden devreye girmesi. Polexit yani Polonya'nın AB'den ayrılması durumu ise gerçekçi bir senaryo değil. Daha muhtemel olan, Polonya’nın AB’de kalırken egemenlik alanına girdiğini düşündüğü konularda AB Adalet Divanı kararlarını ve Brüksel’in taleplerini seçici biçimde uygulaması.
Koalisyonda ise çatlak riski var. IBRiS'in ekim ayında gerçekleştirdiği ankete göre katılımcıların yüzde 32,7'si, siyasi gerilimde iki taraftan hiçbirini haklı bulmuyor. Üçüncü Yol seçmenlerinin yaklaşık yarısı da aynı görüşte. Araştırma vakfı CBOS'un ekim verisi ise kutuplaşmanın iki büyük partiye, Sivil Koalisyon (KO) ile PiS'e yaradığına işaret ediyor, küçük koalisyon ortakları ise baraj altında kalıyor. Bu tablo, Tusk'ın kendi seçmen kitlesini yeniden bir araya getirmesine yardımcı olsa da merkez seçmen üzerinde yorgunluk yaratabilir. Bazı milletvekili dağılımı tahminlerine göre PiS, Konfederasyon, Braun'un partisi ve Morawiecki'nin siyasi hareketinden oluşan sağ partiler, birlikte parlamentoda çoğunluğu sağlayabilecek durumda. Yaşanan kriz, farklı sağ grupları ortak siyasi zeminde buluştururken Cumhurbaşkanı Nawrocki de bölünmüş sağ seçmeni bir araya getirebilecek bir figür olarak öne çıkıyor.
Krizin dış politikaya yansımaları
Polonya, coğrafyası gereği güvenlikte Washington'a, ekonomide Brüksel'e bağımlı. İki kamp hangi dayanağa öncelik verileceği konusunda ayrışıyor ve bu ayrışmayı Anayasa Mahkemesi gibi iç veto noktaları üzerinden yürütüyor. Kriz, bu yüzden ülkenin iki başlı dış politikasını da derinleştiriyor: Bir yanda Brüksel'le uyumlu hükümet, öbür yanda Trump yönetimine yaslanan Cumhurbaşkanı Nawrocki.
Nawrocki, ABD'nin kalıcı üssünü görüşmek için topladığı Ulusal Güvenlik Konseyinde iki dosyayı açıkça birbirine bağladı. Amerikan askeri varlığını "Anayasa Mahkemesi yargıcı olmayan kişiler yüzünden" feda etmenin büyük bir sorumsuzluk olacağını söyledi. Bu, Washington kanalının iç siyasette de meşruiyet ve baskı aracına dönüştüğünü gösteriyor. Kamplaşma, dış temsil ağına da sıçradı. Polonya'nın Pekin ve Bükreş büyükelçileri Jakub Kumoch ile Paweł Soloch, mahkemeye yönelik hamleyi hukuka aykırı bularak istifa etti. BM Daimi Temsilcisi Krzysztof Szczerski de gerekçe göstermeden görev süresinin kısaltılmasını istedi. İstifa eden üç ismin de eski Polonya Cumhurbaşkanı Andrzej Duda'nın yakın çevresinden olması dikkat çekiyor. Polonya Dışişleri Bakanı Radosław Sikorski ise istifaların arkasında cumhurbaşkanlığı makamının baskısının olduğunu savunuyor. Tüm bu gelişmeler, dış politikadaki iki başlılığın artık kurumların içine de yerleştiğini gösteriyor.
Ukrayna konusunda da iki kamp aynı çizgide değil. Polonya hükümeti, Kiev'e askeri ve siyasi desteği dış politikasının merkezine koyuyor. Polonya Cumhurbaşkanı Nawrocki ve tabanı ise Rusya'ya karşı Ukrayna'nın yanında olmakla birlikte daha temkinli ve koşullu bir tutum izliyor. Nawrocki'nin şubatta Ukraynalı mültecilere yönelik özel destek önlemlerini kaldıran yasayı imzalaması ve tarihsel meseleleri Kiev'le ilişkilerin gündemine daha sık taşıması bunun işaretleri. Marttaki 44 milyar avroluk SAFE savunma kredisi vetosu da kurumsal kilitlenmenin savunma kararlarını yavaşlatabildiğini gösterdi.
Polonya'da iç siyasette yaşanan bölünme, ülkenin Ukrayna'nın AB üyeliğine verdiği desteği de daha belirsiz hale getirebilir. Benzer bir görev paylaşımı, bölgesel işbirliklerinde de görülüyor. Polonya, Almanya ve Fransa'yı bir araya getiren Weimar Üçgeni, Polonya Hükümetinin öncelik verdiği platformlardan biri. Baltık Denizi'nden Adriyatik ve Karadeniz'e uzanan bölgede 13 AB ülkesini buluşturan Üç Deniz Girişimi ise Polonya Cumhurbaşkanlığının öne çıkardığı bir işbirliği platformu.
Siyasi kriz derinleştikçe Polonya Cumhurbaşkanlığının ABD ile ilişkileri geliştirmeye daha fazla ağırlık vermesi beklenebilir. Türkiye'nin stratejik ortak olarak yer aldığı Üç Deniz Girişimi'ndeki bu yönelim, Ankara açısından da yakından izlenmeye değer.
Polonya'daki kriz, liberal demokrasilerin karşı karşıya olduğu daha geniş bir sorunu gözler önüne seriyor: Siyasallaşmış kurumlar hangi yöntemlerle ve ne tür bedeller ödenerek yeniden dengelenebilir? Sokaklardaki gerginlik şimdilik azalmış olsa da siyasi çatışma artık hukuk sisteminin içine taşınmış durumda. İlk önemli sınav, 11 Kasım'da verilecek ancak krizin 2027 seçimlerine kadar sürecek bir siyasi çıkmaza dönüşme ihtimali de var. Varşova'nın bu süreçte atacağı adımların etkisi yalnızca seçimlerle sınırlı kalmayacak, Doğu ve Orta Avrupa'da yargı bağımsızlığı ile ulusal egemenlik arasındaki dengenin nasıl kurulacağını da etkileyecek.
[Emrah Dokuzlu, Polonya Bilimler Akademisi Sosyal Araştırmalar Enstitüsünde (GSSR) Avrupa'daki Türklerin siyasileşme süreci hakkında akademik çalışmalar yapmıştır, Polonya siyasetiyle ilgili çalışmalar da yapmaktadır.]
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.





