Açılış gününün özel belgesel gösterimi kapsamında seyirciyle buluşan 'Kameranın Arkasındaki Kadınlar'ın yönetmeni Şeyda Canan, filmin ardından yapım süreci hakkında şu bilgiyi verdi:
"Filmi küçük bir ekiple ama çok büyük destekçilerle yapma şansı buldum. Kadınlardan, erkeklerden, sektördeki herkesten destek gördüm. İlk filmim olmasına rağmen bu kadar büyük bir destek alacağımı gerçekten hiç düşünmemiştim. Bütün yapım stüdyoları bana kapılarını açtı. Büyük oyuncularla çalışan yönetmenler, filmimizde yer alanlar. Yapımcılar, senaristler hep bu isimlerle çalışmış. Her biriyle iki saatte yakın görüşmelerimiz oldu."
Festivalde pazar gününün ilk buluşmasında Uluslararası Yarışma filmlerinden 'A Turkish Case'in (Bir Türk Meselesi) yönetmeni Hüseyin Aydın Gürsoy, soruları cevapladı. Filmi, kendi yaşadıklarından yola çıkarak oluşturduğunu belirten Gürsoy, 3 yaşındayken gittiği Fransa'da hayatını kolaylaştırmak için adını, bir Fransız adıyla değiştirdiğini ve Türkiye ile Fransa arasında sıkışan bir karakterin hikâyesini anlatmak istediğini söyledi. Bunun yanı sıra bir sistem eleştirisinde bulunmayı da amaçladığını vurgulayan Gürsoy, şöyle konuştu:
"Senaryoyu yazdığımızda bir sistemi eleştirmek istedik. Ve tabii filmde Fransa'daki Türk toplumuna da karşı soru işaretleri getirdiğimiz zaman, bir denge olması açısından, herkesi eleştirmek istedim. En önemlisi de Fransa sistemi ve baş karakterin aslında -ister istemez- kime ve nasıl hizmet ettiğini göstermek istedim. Çünkü hikaye ilerledikçe baş karakterin, elde ettiği ayrıcalıkları kaybetmemek adına her şeye hazır olduğunu görüyoruz. Ve elinden kaydıkça da o da aslında Fransızlar için bir göçmen durumuna düşüyor, ona bir göçmen olarak davranılıyor. Filmin ana konularından biri asimilasyon ve entegrasyon. Sistem bizi asimilasyona doğru çekiyor aslında. Yani Fransa sisteminin, sadece hükümet değil iş dünyasında da, sizden bir asimilasyon beklentisi var. Arap asıllı bir isim taşıyorsanız çok daha az iş imkânınız oluyor. Önümüzdeki 6 ay içinde Fransa'da cumhurbaşkanlığı seçimleri var. Film Fransa'da bu yaz çıktı, 30'a yakın özel gösterim düzenlendi, söyleşiler gerçekleştirdim. Benim için şu önemliydi: Bir göçmen karakterinin beynine giriyoruz ve nasıl bir tecrübe edindiğini görüyoruz. Seyircinin aklında kalmasını istediğim soru şuydu: 'Ben olsam ne yapardım? Göçmenlerin Fransa'da kendilerini evinde hissetmeleri için ne yapabilirim?"
Gürsoy, "Filmde Fransa'da bir Türk'ün konumunu gördük. Türkiye'nin bugünkü toplumsal ve siyasi yapısıyla Türkiye'de Türk olmanın konumu nedir sizce?" şeklindeki bir soruyu da şöyle cevapladı:
"Aslında bana göre filmin Türkiye'yle bir alakası yok. Anlatmak istediğim hikâye, Fransa'daki Türk diasporasının hikâyesi ve benim gözlemlediğim kadarıyla yurt dışındaki Türkler, yani özellikle Fransa'daki Türklerin hayat tecrübesi ile Türkiye'deki Türklerin hayat tecrübesi arasında çok büyük bir fark var. Bu yüzden benim için filmin ana konusu; Fransa'da göçmen olarak nasıl bir tecrübe ediniyoruz, ırkçılığa karşı nasıl bir saf tutuyoruz? Aslında filmin ismi 'Bir Türk Meselesi' ama daha doğrusu bir göçmen meselesi. Söyleşilerde şunu gördüm; Polonya göçmeni olsun başka ülkelerin göçmeni olsun, pek çok insan kendini gördü."
Filmin müziklerine dair bir soru üzerine ise yönetmen, müziklerde de iki kültürü temsil etmeye çalıştıklarını dile getirerek, "Emrah Kaptan isimli bir müzisyenle çalıştım; o da Fransa'da büyüyen bir Türk göçmen. Bizim için önemli olan iki enstrümanın diyaloğuydu; biri, Fransız tarafı simgeleyen gitar, biri de Türk kimliğini simgeleyen saz" diye konuştu.
'Sevda' filminin gösteriminin ardından yönetmen Ufuk Emiroğlu ile oyuncular Tülin Özen, Mert Fırat, Ercan Kesal, Süreyya Kilimci Köse, Fatma Zehra Durgut, yapımcılar Ersan Çongar, Cihan Aslı Filiz ve sanat yönetmenleri Meral Efe Yurtseven ile Yunus Emre Yurtseven, soruları cevapladı. Kentsel dönüşüm sürecini kişisel hafızayla paralel işleyen film hakkında yönetmen Ufuk Emiroğlu, şunları söyledi:
"Daha önceki filmimi yaparken anne ve babamın anlattığı şeyleri bilmeseydim kim olurdum, diye düşünmeye başladım. Bu soruyla başladı. Senaryoyu yazarken İstanbul'da sık sık gidiyordum. Fikirtepe Mahallesi'nin değişmesini, böyle mahalleleri, bu binaların yapılmasını senelerce takip ettim."
Senaryo aşamasına da katılmış olan oyuncu Ercan Kesal da kendi bakış açısından filmi şöyle yorumladı:
"Yıllar önce 'Dokumentalist' diye bir belgesel festivali vardı. Ufuk, 'Babam Devrim ve Ben' filmiyle En İyi Film ödülünü aldı. Ben de jürideydim, tanışıklığımız öyle başladı. Sonra dostluğumuz devam etti ve bu filmi beraber yapmayı teklif etti. Filmler insanın içindeki karışıklıktan doğar. Benim de içimde hep karışıklık var ve umarım hiç bitmez bu karışıklık, devam eder. Filmin yaslandığı duygunun; sürgün olma, tutunamama, bir yere ait olamama meselesi olduğunu düşünüyorum. Bir renk olarak tarif edilirse eğer sürgün renginin ne siyah ne beyaz; gri olduğunu söyleyebiliriz ve gri rengi insanın içini ürpertir hakikaten. Filmdeki sürgünlerden biri de Sevda'nın annesi. Ben 59 doğumluyum, benim kuşağım, 80 darbesini yaşayan bir kuşak. O yüzden Ufuk'un annesinin, babasının yaşadıklarıyla hemhâlım. Türkiye'de iç göçün hala devam ettiğini düşünüyorum. Bu da bir yere sahip olamamak, bir yerde tutunamamak halini getiriyor. Şu salonda birçoğunun kendi şahsi tariflerinde en az 8-10 kez adres değişikliği vardır. Sevda da böyle bir hikaye; dönüşüme, değişime direnemeyen bir kadın hikayesi, bir taraftan da bir baba- kız hikayesi."
Altın Portakal, 25 Ekim Pazar günü Ulusal Yarışma filmlerinden de ikisini ağırladı. Bunlardan ilki; Biket İlhan imzalı 'Tatlı Maya'ydı. Yönetmenle birlikte senarist- yapımcı Nihan Belgin, oyuncular Ayça Bingöl, Emre Altuğ, Cansu Tosun, Suna Yıldızoğlu, Erdem Ergüney, Fatih Serdar Yılmaz, sanat yönetmeni Natali Yeres ve ortak yapımcı Yalçın Akyıldız da söyleşi için gösterimin ardından sinemaseverle bir araya geldi.
Yönetmen Biket İlhan, birbirinden farklı üç kadının öyküsünü konu alan film için, "Benim gençlik dönemlerimde güzel mahallelerde güzel ilişkiler yaşadık. O zamanların özlemiyle bu filmi yapmak istedim. Farklı kültürlerden, tarihlerden, dillerden, dinlerden gelen üç kadın var filmde. Ve üçü ne kadar güzel mücadele veriyor; buna çok ihtiyacımız var" diye konuştu.
Oyuncu Ayça Bingöl de yönetmenle aynı noktaya temas ederek, "Bu filmde olmak istememin en büyük sebebi, Biket Hanım'dı. Türkiye tarihindeki, sinemadaki yeri, önemi ve yaptıklarıyla kişisel kariyerimde onunla bir yolculuğa çıkmak istedim. Ve bu yolculuğu da harika bir kadın dayanışma senaryosuyla taçlandırdık. Ayrımcılığın ve nefretin bu kadar körüklendiği bir süreçte barış ve birlik içinde olmak için çabalayan kadınlarla bir arada bu işi yaptığım için çok mutluyum" dedi.
Cansu Tosun da senaryodaki 'dayanışma' vurgusu üzerine projede yer almak istediğini dile getirerek, "Öteki olma, dışlanma hissi olduğu zaman bir insanın neler yaşadığını çok net vurgulayabildiği için ve o kadın dayanışmasının ne kadar güçlü yazıldığını görünce bu filmin bir parçası olmak istedim. Hikâyemiz aslında karşı tarafa el uzattığımızda sadece onun hayatını değiştirip dönüştürmediğimizi, aynı zamanda kendi hayatımızda da birçok şeyin değiştiğini, dönüştüğünü ve geliştiğini anlatıyor" diye konuştu.
ALTUĞ: BİKET İLHAN'IN ADINI DUYUNCA 'İNŞALLAH SENARYOYU ÇOK SEVERİM' DİYE DUA ETTİM
Müzisyen kimliğiyle de tanınan, filmin oyuncularından Emre Altuğ ise rol teklifini aldığı anı, esprili bir dille paylaştı. Altuğ, "Tabii ki hepimizin ortak noktası, Biket İlhan. Senaryoyu bana göndereceklerini söyledikleri zaman Biket İlhan'ın adını duyunca 'Allah'ım inşallah çok severim senaryoyu' diye dua ettim ve senaryoyu da çok sevdim" dedi. Altuğ, filmde üstlendiği 'anlatıcı' rolü hakkında da şunları söyledi:
"Anlatıcı olması da beni çok cezbetmişti. Bu kadar ayakları yere basan, bu kadar bilge ve hayatı daha iyi okuyan bir adamın yine de her şeye rağmen umudunu kaybetmeden hiçbir şekilde gerçeklerle uyuşmayacak şekilde gölde kaybolan oğlunu beklemesi müthiş bir tezat bence. Aslında bu, insanın kafasında şöyle bir soru oluşturmuyor değil; Evet, ya çıkagelirse? Onun için umut hiçbir zaman kaybedilmemeli, diye düşünüyorum. Bir de kötü insanlarla ilgili bir şey söylemek isterim; Erdem çok güzel oynamış, pislik herif. Erdem benim okuldan arkadaşım, onun için rahat konuşabilirim. O da mesela hiç abartıya girmeden oynamış rolünü ama yeteri kadar nefret ettik, değil mi?"
"Film hepimizin sıkıştırılmış bir hayat içinde yaşadığımızı ve bazı kötü insanların da olduğunu ifade ediyor; o da bana düştü" diyen oyuncu Erdem Ergüney ise setteki 'Yeşilçam havası'na dikkati çekti. Ergüney, "Biket Hanım'la çalışmak çok değerli ama bir Yeşilçam havası da oluştu, değil mi? Yönetmenimizin yanı sıra bizden çok daha tecrübeli oyuncu ablalarımız var aynı zamanda genç arkadaşlarımız var; iyi bir harmoni olduğunu düşünüyorum. Aslında birbirinden farklı karakterlerin farklı yaşlarda olması, aynı hedefte birleşebileceğimizi gösteriyor. Sadece 'Geçmişte öyleyi, şimdi değil' deyip bazı hikâyelere takılıyoruz ama eğer daha akılcı düşünebilirsek, kadınların bakış açısına erişebilirsek aynı türden bir hayat yaşadığımızı idrak edebiliriz" diye konuştu.
SUNA YILDIZOĞLU: SOSYAL MEDYA ÇIKANA KADAR TÜRKİYE'DE SADECE SEVGİ GÖRDÜM
Tecrübeli oyuncu Suna Yıldızoğlu ise filmdeki 'kötülük' kavramına, sosyal medyanın kullanımı üzerinden kendi hayatını örnekleyerek değindi. Yıldızoğlu,
"1974'te Türkiye'ye geldim ve bu sosyal medya çıkıncaya kadar ben sadece ve sadece sevgi gördüm. Şimdi İngiliz olarak konuşacağım, 52 sene sonra biraz zor oluyor ama Türklerdeki misafirperverliği, insanı olduğu şekilde kabul etmeyi ben hiçbir yerde görmedim. Çok farklı ülkelerde yaşadım Avustralya'da, İngiltere'de, Fransa'da, İspanya'da. Bunu hiçbir yerde görmedim. Fakat son senelerde sosyal medyada görmeye başladım. Bu insanlar da hakikaten kötüler, kötü ruhlu insanlar. Kendilerine bir alan bulmuşlar ve bu alan, bizi umutsuz yapıyor. Dün korteje çıktık ve ben eski, sevdiğim Türkiye'yi gördüm" dedi.
Günün ikinci Ulusal Yarışma söyleşisi, Ragıp Türk'ün yazıp yönettiği 'Taş ve Tüy' filmine aitti. Gösterimin ardından senarist- yönetmen Ragıp Türk, oyuncular Duygu Aktoprak, Melda Tuzluca, Özgür Meriç, Ersen Karagöz, Tuğba Kürükoğlu, Deniz Tekeroğlu, görüntü yönetmeni Emre Pekçakır, sanat yönetmeni Levent Uçma, yapımcı İris Tahhuşoğlu ve uygulayıcı yapımcı Alican Bektaş Katılmış, soruları cevapladı.
Hapisten çıktıktan sonra oğlunu, sosyal hizmetlerden geri alabilmek için uğraşan 'Nazire' karakterinin hikâyesini ele alan film için "Çağın tanığı olmasını istedim" diyen yönetmen Ragıp Türk, şunları söyledi:
"Aslına bakarsanız gündelik hayatta hepimizin yaşadığı şeylere, çağa tanık olmasını istediğim bir film yapmak istedim. Temelde barınma sorunu var, tekinsiz bir atmosfer var ve doğruyu yapmak için sistem tarafından suç işlemeye sürüklenen insanlar var."
Oyuncu Melda Tuzluca, filmde kendisini etkileyen temel noktayı, "Hangi sosyo-ekonomik seviyeden gelirsek gelelim, hepimizin üstüne yıkılan dertler ve birçok başka etkenle birlikte bir hayat mücadelesi vermek" diye açıkladı.
"Hikâye, çok temel ihtiyaçları gözümüzün önüne getirdiği için beni çok çekti" diyen oyuncu Tuğba Kürükoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Sığınma, sahip olma ve ait olma; bu eksende dönüyor hikâye. Ve üçü de çok insani kavramlar. Bunlar eksik olduğunda bunları nasıl tamamlarız, bu tamamlanma yolculuğunu nasıl yaparız, hayatta karşımıza çıkan engellerde bunları nasıl aşabiliriz, sorularının cevabını vermeye çalışıyor film."
Oyuncu Özgür Meriç de filmle birlikte pek çok sorunun gündeme geldiğini belirterek, "Filmi çekerken hep 'Devlet şu kıza bir babalık yapamıyor mu ya? Hayat sana bir şans vermemiş, kızım biz sana bir şans verelim, diyemiyor mu' diye sordum. Aslında karakterlerin hepsi birbirine benziyor; hepsi çaresiz ve çaresizlikle bir şekilde istediği şeyi almaya çalışıyor. Burada suçlu kim? Ben de bunları soruyorum" diye konuştu.
Filmde 'Nazan' karakterini canlandıran ve filmin yapımcılığını da üstlenen Duygu Aktoprak da anne olmanın, karaktere bakışını değiştirdiğini şu sözlerle dile getirdi:
"Projenin başından beri içinde olduğum için Nazan karakterini aslında çok uzak hissetmedim. Ama sonra kızım oldu, şimdi 1 yaşında; şimdi Nazan'ın duygularını daha iyi anladım."
'PEK ÇOK ERKEK OYUNCU, TANER BİRSEL'İN OYNADIĞI ROLÜ KABUL ETMEDİ'
Günün son söyleşisi; AKM Perge Salonu'nda Ulusal Özel Gösterim kapsamında seyirciyle buluşan 'Çekmeceler' filminindi. Söyleşiye; yönetmenler Mehmet Binay ve Caner Alper ile bu yılın Onur Ödülü sahibi de olan, usta oyuncu Tilbe Saran katıldı.
Filmin, yakın bir arkadaşlarının hikayesinden yola çıkarak yazıldığını belirten yönetmen Mehmet Binay, uzun çalışma sürecinde senaryonun 13 versiyonunun yazıldığını söyledi. Caner Alper ise filmin, psikiyatri kongresinde gösterildiğini ve uzmanların, "Bütün Borderline çocuk sahibi ebeveynlere referans olarak izletiyoruz" dediklerini aktardı. "Koklaya koklaya bu karaktere ulaştık" diyen Alper, özellikle baba rolündeki Taner Birsel'i tebrik etmek istediğini söyledi. Alper, "Pek çok erkek oyuncuyla bir araya geldik; kabul etmediler o rolü. Taner Birsel olağanüstü bence. Filmde son derece janti, hoş, kibar, herkesin, gıyabında 'Ne iyi insan' diye konuştuğu ama içeride müthiş sanrıları, sıkıntıları olan hasta bir karakteri ve etrafındaki herkesi hastalandıran narsist bir ebeveyni oynamak kolay değil" dedi.
Tilbe Saran da Alper'in sözlerini destekleyerek, "Gerçekten zor bir filmmiş. Ece çok büyük yük taşımış filmde" diye konuştu ve şöyle devam etti:
"Aslında erkek dünyasının baskısı diyeceğim. Hani 'sürüne sürüne erkek olmak'; Pınar Selek'e selam olsun, sanki onun izdüşümleri var. Bugün bu filmi tekrar izlediğimde eril bir dünyanın bir erkeğin üzerindeki baskısı ve onun, tüm dünyaya olan baskısı ve çok ağır bedeller hissettim."
Saran, yönetmenlerle önceki projelerinde de birlikte çalışmaları hakkında ise şunları söyledi:
"Ateş sizden, un sizden, su sizden; ben de meraklı olduğum için herhalde karışmaya, bulaşıyorum. Ama bence sinemanın, tiyatronun, sanatın en güzel tarafı bu; bu iş böyle birlikte yapıldığı zaman sahiden lezzetleniyor ve zenginleşiyor. Tabii ki Caner yazdı, Mehmet'le birlikte çok uzun çalışıldı ama o provalarda herkesin alnının teri var, emeği var. Doğaçlamalarda hiç aklımıza gelmeyen, önceden tasarlamadığımız yerlere ulaşıldı, sonra vazgeçildi, o fazla- bu eksik, dendi. Sahiden koca bir ordunun emeği var. Herkesin alçakgönüllülükle ve büyük bir gönül koyarak çalıştığı işler ve bu da sonucu çok kıymetli yapıyor."





