Dr. Çağla Saydağ Karter: İnsanın yerini alamayacak
200 yıl önce bugünlerde Fransız Joseph Nicéphore Niépce, fotoğraf makinesini icat edip ilk fotoğrafı çekmesiyle, teknoloji ve sanat ilk kez karşı karşıya gelmişti. "Bugünden itibaren resim sanatı ölmüştür" çığlığı atan Fransız ressam Paul Delaroche başta olmak üzere ressamlar derin bir bunalıma girmişti.
Dünya Ekonomik Forumu'na göre, 2030'a kadar küresel çapta kasiyerlerden tutun da finansal veri analistlerine kadar orta vadede 120 milyondan fazla çalışanın yerini yapay zekâ alacak veya ciddi bir mesleki dönüşüm zorunluluğuyla karşı karşıya kalınacak.
Peki her ne kadar 'Yapay zekânın tehdit ettiği meslekler listesi'de yer almasalar da - ya da henüz yer almasalar da - görsel sanatları icra eden sanatçılar bu durumdan nasıl etkilenecek?
Öyle ya gün geçmiyor ki karşımıza resim, fotoğrafçılık, grafik tasarımla ilgili yapay zekâ üretimi veya destekli bir dijital sergi çıkmasın.
İcadının ilerleyen yıllarında görüldüğü üzere fotoğraf makinesi, resim sanatını sonlandırmadığı gibi aksine ressamları dış dünyayı birebir kopyalama ve belgeleme kalıbından kurtararak tarihinin en büyük zihinsel devrimine zemin hazırladı. Gerçekliği nesnel, hızlı ve kusursuz bir biçimde kaydetme işini fotoğraf makinelerine devreden ressamlar, görüneni olduğu gibi aktarma kaygısını bir kenara bırakıp insan zihninin, ruh halinin ve kişisel algının sınırlarını keşfetmeye yöneldi. Bu kırılma; ışığın ve anın peşine düşen Empresyonizmden başlayarak duyguların biçimleri bozduğu Ekspresyonizme, nesneyi çoklu açılardan parçalayan Kübizmden doğadaki hiçbir biçime ihtiyaç duymayan soyut sanata kadar uzanan yeni ifade biçimlerinin doğmasını sağladı. Zira fotoğraf makinesinin icat edilmesinden sonra dünyaya gelen ressamların bir eseri günümüzde milyon dolarlara alıcı bulabiliyor.
Fotoğrafın anlık ve kesik kadrajları resimdeki geleneksel kompozisyon kurallarını yıkarken, pürüzsüz mekanik yüzeye karşılık boyanın katmanlı dokusu ve insanın fırça darbesindeki fiziksel izi eserin ana değerine dönüştü. İşte bu bağlamda yapay zekânın da görsel sanatlar adına yeni bir devrime zemin oluşturduğu düşünülebilir. Bu noktada belirleyici unsur; sanatçıların, dijitalleşmenin büyüsüne kapılarak görsel sanatların gözün gördüğünü değil, zihnin süzgecinden geçeni ve ruhun duyumsadığını aktarma amacını göz ardı edip etmeyeceği olacak. Zira bir tablonun değeri, sadece duvarda ne kadar güzel durduğuyla değil, o güzelliğe ulaşana kadar sanatçının iç dünyasında kopan fırtınalarla ölçülüyor. Yapay zekâ araçları ne kadar hızlı ve hatasız tasarımlar sunarsa sunsun; insanın yaşanmışlığını, ölüm korkusunu, melankolisini ve coşkusunu kopyalamaktan öteye geçemeyecek. Elbette kusursuzluk bir eseri en insani yönlerinden birinden mahrum bırakarak sanatı insan ruhunun aynası olmaktan çıkaracak.
Tarihteki ilk fotoğraf, Fransa Chalon-sur-Saône'da bir bahçede çekildi.
Fotoğraf makinesiyle yaşanan zihinsel devrimden iki asır sonra, yapay zekâyla yeni bir döneme girilip girilmeyeceği; sanatçıların görsel sanatların asli amacıyla hareket ederek yeni arayışlarda ne kadar başarılı olacağına bağlı. Bu bağlam doğrultusunda, yapay zekânın görsel sanatlara olan ve olabilecek etkileri üzerine, yurt içinde ve yurt dışında birçok sergi açan ressam ve şair Dr. Çağla Saydağ Karter ile yeni çalışmalarını kapsayan 'Geçirgen Yüzeyler - Dönüşümün Hafızası Üzerine' sergisi öncesinde fikirlerine başvurdum. Dr. Karter, Habertürk HT Stüdyo'da gerçekleştirdiğimiz sanat yolculuğu ve yapay zekânın görsel sanatlara nasıl bir rüzgâr getireceğine dair öngörüleriyle ilgili değerlendirmelerde bulundu.
♦ Yeni serginiz 'Geçirgen Yüzeyler: Dönüşümün Hafızası Üzerine', 2 - 15 Kasım tarihleri arasında Yapı Kredi Bomontiada'da yer alacak. Hayırlı olsun. Ne kadar sürede hazırlandınız, sergide kaç eseriniz yer alacak?
Aslında sergi, uzun süredir devam eden düşünsel ve sanatsal yolculuğumun yeni bir durağı diyebilirim. Sizinle 5 yıl önce yaptığımız röportajdan sonra başlayan düşünsel bir süreç... Ama buradaki eserlerin son üç dört senenin ürünü olduğunu söyleyebilirim. Parça parça bakıldığında yüzden fazla eser var. Bütünsel olarak ele alırsak 62 eser bulunuyor.
♦ Kâinatın var olmasında düzen kadar düzensizliğin de olması gerekiyor; madde kadar antimadde olması gibi... Anladığım kadarıyla eserlerinizde bunu anlattınız. 'Geçirgen Yüzeyler: Dönüşümün Hafızası Üzerine' sergisinde özellikle nelerin altını çizmek istediniz?
Aslında şöyle: Benim araştırdığım konu kozmolojik düzen ve düzensizliğin evrendeki ve soyut resimdeki yansımasıydı. Evrenin zaten düzen ve düzensizliğin dönüşümü üzerine kurulu olduğunu düşünüyorum. Yani sürekli bir düzen ya da sürekli bir düzensizlik yok; bunların dönüşümü var. Sürekli olan bir şey varsa o da dönüşümdür, sadece dönüşüm. İkisinin de birbirine dönüşerek ilerlediği bir evren anlayışı söz konusu. 'Geçirgen yüzeyler' derken birçok malzeme kullanıyorum; tuval kullandığım tek malzeme değil. Şeffaf malzeme olarak cam, pleksi ve asetat tercih ediyorum. Ayrıca ip, tel, krom halkalar gibi farklı malzemeleri, bedeni ve boşluğu üretimimin bir parçası hâline getiriyorum. Burada geçirgenlikten kastım sadece maddenin veya malzemenin fiziksel özelliği de değil. Buna biraz felsefi açıdan da yaklaşıyorum. İnsan da geçirgen, evren de geçirgen... Yani biz temas ettikçe, ilişkilerle ve bize temas edildikçe dönüşüyoruz; bunlar bizde iz bırakıyor. Bunu resimlerimde düşündüğüm ve eserlerime yorumladığım zaman şeffaf yüzeyleri daha çok kullandım; çünkü ışığı geçirmesi daha kolay. Arkası kapalı olan bir tuvaltense ışığı geçiren bir yüzey bazı şeyleri gösteriyor, bazı şeyleri saklıyor. Böylece her seferinde dönüşüyor; farklı zamanlarda, ışığın farklı yansımasıyla ve izleyicinin farklı bakışıyla biçim değiştiriyor. Bu da benim için çok kıymetli. Çünkü asıl söylemeye çalıştığım şey, sanırım bir sanat eserinin son bulmayacağı ve nihai olmayacağıdır. Sürekli dönüşür; ilişkilerle dönüşür, zaman içinde dönüşür, ışıkla ya da mekânla dönüşür.
♦ Nasıl bir üretim felsefesine sahip olduğunuz düşünülebilir?
Benim üretim felsefemde sezgi ve sorgulama çok ön plandadır. Bu felsefede sanat, bilim ve felsefe iç içe geçmiş durumdadır. Bilim evrenin oluşumuna ve süreçlerine odaklanıp bunları araştırıyor. Felsefe bunun anlamını sorguluyor. Sanat ise bu süreci hem duyusal hem de sezgisel olarak deneyimlememizi sağlıyor. Aslında bu üçünün kesişiminde, sezgiyle başlayan bir sorgulama süreci var. Benim sanat pratiğim genellikle sezgiyle başlar. Bazen bir soru, bazen bilimsel bir kavram bu süreci tetikler ve ben bunu deneyimlemeye başlarım. Bu durum malzemeye dönüşür ve malzeme seçimini belirler. Ardından akışı özgür bıraktığım bir süreç gelir. O üretim sırasında yaşanabilecek aksiliklere ve rastlantılara izin veririm. Yani yine kontrolü ve akışı beraber yaşadığım bir süreç olur.
♦ Dijital dönüşüm sanatı nasıl dönüştürdü, dönüştürüyor? Yapay zekânın mesleğinize etkileri nelerdir? Örneğin sizin yerinizi alabilir mi?
Yapay zekâyı olumsuz görmüyorum, olumlu tarafıyla da bakabiliyorum. Tabii ki teknoloji zamanın bir gerçeği. Sanat tarihinde de çağdan etkilenmemiş bir sanat yok; sanat hep dönüşmüş, yenilikler sanatı her zaman etkilemiştir. Bu dönemde de öyle olacak. Ancak dediğim gibi, bir sanat yapıtını bitmiş veya nihai bir şey olarak görmediğim için; malzemeyle, mekân içinde, ışıkla ve ziyaretçilerde üretilen düşüncelerle sürekli dönüştüğünü düşünüyorum. Bu da çok kıymetli. Burada işin içine benim düşüncelerim, benim sorularım ve ziyaretçilerin soruları giriyor. Bunlar birbirini dönüştürüp geliştiriyor. Burada sezgi de var, kişisellik de var. Her ne kadar yapay zekâ ve dijitalleşme gibi teknolojik gelişmeler birtakım şeyleri pozitif anlamda etkilese de bu insani sezgiyi, insanın evrenle kurduğu o özgün ilişkiyi sadece insanın yaşatabileceğini düşünüyorum. Sanat eserinde de bu böyledir. Bu var olduğu sürece zaten bu ilişki hiçbir zaman değişmez.
♦ Şimdi ben size bir konu verip "Bana bu konuda bir resim yap, bir şiir yaz" desem size haksızlık edilmiş olmaz mı?
Benim aslında doğrusal bir üretim sürecim yok. Bazen dediğim gibi bir sezgiyle başlıyor, bazen bir şiir ya da bilimsel bir kavram yön veriyor. Örneğin entropi beni etkileyebiliyor. Bu etkileşimle hemen bir malzemeye yönelebiliyorum ya da süreç genelde sezgiyle başlıyor. Bunlar birbirini tetikleyen süreçler. Yani kelimeler de bir düşünce de üretim sürecini etkileyebiliyor; aynı zamanda içe doğan bir sezgi de yön verebiliyor. Bunların üzerinde her zaman çalışıyor, araştırmalar ve deneyler yapıyorum. O deneyler sırasında hatalar oluyor; o hataları seviyorum ve devam ediyorum. Yani yaşayan bir süreç... Ben o yüzden "Bu süreç benim için çok kıymetli" dedim. Dolayısıyla haksızlık olmuyor; yani bir şey sipariş üzerine yapılmış değil.
♦ Günümüzde görsel sanatlara olan ilgi ne düzeydedir?
Bence görsel sanatlara olan ilgi günümüzde iyi bir seviyede. Sanata olan ilgi her zaman var olacaktır. Dediğim gibi, bu insan olmanın getirdiği bir durum; insanlar sezgilerle besleniyor. Aynı zamanda tabii ki bilimsel gerçekler ve evren gerçeği var. İnsanoğlu evrenin nasıl işlediğine her zaman merak duyup ilgi gösteriyor; fakat bir yandan da sezgisel olarak ulaşmaya çalıştığı gerçekler söz konusu. Sanatın o sezgisel boyut için çok gerekli olduğunu düşünüyorum. İnsan olmanın getirdiği bir hâl bence sezgilerine güvenebilmek, sezgilerine sahip çıkabilmek ve sorgulayabilmektir. Sanat bu açıdan çok kıymetli ve insanların da sezgisel olarak sanata yakın olduklarına inanıyorum.
♦ Beslenme kaynağınız nedir? Gözlem mi yoksa hayal gücü mü daha ağırlıklı? Aklınıza bir fikir geldiğinde ve bunu esere dönüştürmek istediğinizde, fikrin oluşmasından eserin ortaya çıkmasına kadar geçen süreç nasıl işliyor?
Beni birçok şey besliyor. İnanın doktora sürecimde çok fazla fizik kitabı da okudum, bilimsel kurallara yer verdim; onlar da beni besliyor. Ancak zihnimin içinde zaten sezgi var. Rudolf Arnheim çok başvurduğum bir düşünür ve yazar. Onun da belirttiği gibi sezgi düşünceyi, düşünce de sezgiyi besler. Öyle olduğu için düşünce de besliyor, sezgi de... Görsel çevremle iletişim hâlinde olmak da besliyor, okumak da... O sezgiyi, düşünceyi ya da bilimsel kavramı fiziksel bir gerçekliğe dönüştürme süreci ise zorlu bir aşama. Özellikle 'Geçirgen Yüzeyler: Dönüşümün Hafızası Üzerine' sergisinde şu açıdan zorlandım: Sadece bireysel olarak eserlerin bitmesi ya da ilhamla uyumu yeterli olmuyor; buradaki ilişki de önemli. Bütün eserlerin birbiriyle olan ilişkisini ve mekânsal bağı kurmaya çalıştım. Bunun için eserlerin birbiriyle konuşması, kullandığım malzemelerin kendi aralarında organik bir bağ oluşturması gerekiyordu. Aynı zamanda mekânla da uyumlu olması gerekiyordu. Bu yüzden Bomontiada benim için çok önemli bir mekân oldu. Çünkü endüstriyel bir geçmişe ve dönüşen bir kimliğe sahip; bu çok kıymetli. Kavramsal olarak sergimin çerçevesiyle de uyumlu olduğunu düşünüyorum. O açıdan bir zorluk yaşandı elbette. Yani "Herhangi bir yerde bu sergiyi yapabilirim" düşüncesi hiçbir zaman olmadı. Çünkü mekân da benim için en az malzeme kadar, gelen izleyicinin katkısı kadar ve ışık kadar önemli. En çok zorlandığım şey bu oldu galiba.
♦ Akademik bir unvanınız var. Öğrencilerinize aktarımlarda bulunurken özellikle nelerin altını çizmek istersiniz?
Öğrencilerime özgür olmalarını anlatmak isterim. Aslında birçok insan akademinin insanın özgürlüğünü kısıtladığını düşünür. Bilginin yüküyle, özellikle sanatta belirli bir şekilde davranma zorunluluğunun doğduğuna inanırlar.
Kalıplaşma, evet... O bilginin etkisiyle sezgiden uzaklaşma ihtimali... Ama benim tecrübemde öyle olmadı. Doktora sürecimde gerek hocalarımın gerekse değerli danışmanımın etkisiyle daha fazla malzemeyi tecrübe edebildim, daha fazla deney yapabildim. Denedim, yanıldım ve o yanılmalardan çok güzel şeyler çıktı. Yani ben hatayı sevmeyi öğrendim bu süreçte; o hatayı bir eksiklik gibi görmemem gerektiğini anladım. Çünkü onda insani bir faktör var ve bazen bunun da sezgiyle alakalı olduğunu gördüm. Ayrıca okumanın ve yazmanın beni ne kadar beslediğini fark ettim. Bu süreçte sezgisel olarak daire formuna yaklaşırken, zamanla o daire formunun arkasındaki düşünceyi araştırır hâle geldim. Öyle olunca işin düşünsel derinliği arttı ve bu da beni besledi. Ardından malzeme derinliği de gelişti; tuvalden uzaklaşıp geçirgenliğe daha müsait, daha derinlikli malzemelere yöneldim. Bu beni zenginleştirdi. Şimdi çevreme baktığımda "Her şey bir malzeme olabilir ve dönüşebilir" diye düşünüyorum. Gelmek istediğim sonuç şu ki; akademi beni özgürleştirdi. Öğrencilerime, özgür olabilmek için daha çok deneyip yanılmaları gerektiğini de bunu öğretmek isterim. Bazen tarihteki büyük uyanışlar büyük bir hatanın sonucunda ortaya çıkmıştır. Hata yapmak her zaman iyi değildir elbette ama kimseye zarar vermeden denemek gerekir.




