Yapay zekâyı biz de kliniğimizde ciddi düzeyde kullanıyoruz. Magic Mirror ile yapay zekâ destekli PPG, yani ışık yardımıyla nabız dalgasını değerlendiren ön taramalar yapıyoruz. Bellek sorunlarını erken fark etme yolunda beyin görüntülerini değerlendirmeye yardımcı olan BrainKey'den yararlanıyoruz. Kanda hücre dışı DNA'yı inceleyerek kanser sinyallerini araştıran "cell-free DNA" temelli testler de ilgiyle izlediğim yeniliklerden.
Elbette tarama başka, kesin tanı başka. Bir kanser sinyali yakalamak da gelecekte kimin kanser olacağını kesin olarak bilmek anlamına gelmiyor. Teknolojiyi seviyorum ama kendisine falcılık ruhsatı vermiyorum!
Peki neden? Osman Hoca yapay zekâya niçin bu ölçüde hevesli?
Aslında benim için bu bir heves değil, zorunluluk! Nedeni de basit: Daha güçlü, daha güvenilir, daha kaliteli ve daha hızlı hizmet sunmak. Elbette doğru araçları, doğru hastada, sonuçlarını denetleyerek kullanmak şartıyla.
Mesele kliniğe dijital oyuncak almak değil. Hekimliğin imkânlarını genişletmek. Beyaz önlüğün cebine bir yardımcı koymak; önlüğü yardımcıya teslim etmek değil!
Şimdi gelelim asıl soruya...
Yapay zekâ doktorun yerini alacak mı?
Bence yanlış soru bu.
Doğru soru şu:
Yapay zekâ hangi doktorun elinde olacak?
The New Yorker'da Joshua Rothman'ın AI ve mesleklerin geleceği üzerine yazısını okurken aklıma sürekli hekimlik geldi.
Çünkü AI artık saniyeler içinde yüzlerce laboratuvar sonucunu tarayabiliyor, görüntülemeleri karşılaştırabiliyor, ilaç etkileşimlerini hatırlatabiliyor, literatürü özetleyebiliyor. Bunların pek çoğunu bir insanın yapabileceğinden çok daha hızlı yapıyor.
Ama küçük bir problem var:
AI hastayı tanımıyor. Daha doğrusu kendisine sunulan verilerini tanıyor.
İyi doktor ise verinin arkasındaki insanı tanıyor.
LDL 150'dir. Ama 45 yaşındaki sigara içmeyen bir kadındaki 150 ile, 68 yaşında diyabeti, yüksek Lp(a)'sı ve koroner plağı olan bir erkekteki 150 aynı hikâye değildir.
Rakam aynı olabilir. Ama hastalar fotokopi değildir!
AI rakamı görür. Kendisine verilirse bağlamı da değerlendirebilir. İyi doktor ise o bağlamın eksik olup olmadığını da sorgular.
İşte geleceğin farkı burada oluşacak.
İyi doktor AI'yı ikinci beyin gibi kullanacak. Kötü doktor ise AI'yı kendi beyninin yerine koyacak.
BİRİNCİSİ:
"AI böyle düşünüyor. Ben nedenini kontrol edeyim." diyecek.
İKİNCİSİ:
"Bilgisayar böyle dedi." deyip kahvesini içecek.
Oysa bilgisayarın özgüveni yüksek olabilir; mesleki sorumluluğu üstlenen hâlâ sizsiniz! "Algoritma öyle buyurdu" diye bir tıp kılavuzu yok.
Tehlike de burada.
AI kötü doktoru otomatik olarak iyi doktor yapmayabilir. Tam tersine, yanlış kullanan doktora çok daha hızlı yanlış yapma kapasitesi verebilir.
Eskiden yanlış yola yürüyerek giriyordunuz. Şimdi aynı yola spor otomobille girebilirsiniz. Hız arttı diye istikamet düzelmiyor!
İyi doktorun elinde ise muazzam bir büyüteç olabilir.
Daha erken görmesine yardımcı olabilir. Daha fazla veriyi birleştirebilir. Gözden kaçabilecek ayrıntıları hatırlatabilir. Karşılaştırabilir.
Ama son soruyu yine insan sormalı:
"Bu sonuç benim hastam için gerçekten ne anlama geliyor?"
Geleceğin başarılı doktoru AI ile yarışan doktor olmayacak.
AI'yı kullanan ama düşünmeyi ona bırakmayan doktor olacak.
Yapay zekâ, her alanda olduğu gibi tıbbın, yani bizlerin de gündeminde... Geçtiğimiz günlerde genç doktor meslektaşlarımdan oluşan bir grupla yaptığım sohbette de uzun uzun yapay zekâ ve işimiz arasındaki ilişkiyi konuştuk.
Anlaşılan o ki yapay zekâ konusunda kafalarımız —biraz da doğal olarak— oldukça karışık. O toplantıda konuştuğumuz konulardan biri de teşhis güvenliğinde yapay zekâ desteğiydi. Bana şu soru yöneltildi:
"Osman Hocam, AI yüzde doksan doğru yanıt veriyormuş, yetmez mi?"
Yanıtım netti: Yetmez!
Nedenine gelince...
SON YÜZDE 10 MESELESİ
Yapay zekâ dünyasında tartışılan meselelerden biri çok ilginç: 90/10 problemi.
AI bazı işleri inanılmaz hızla yüzde 90 seviyesine getirebiliyor. Metni yazıyor. Raporu hazırlıyor. Veriyi analiz ediyor. Sunumu çıkarıyor.
Ama son yüzde 10... İşte orada işler karışıyor.
The New Yorker'ın dikkat çektiği bu problem tıpta daha da önemli. Ancak baştan bir ayrım yapalım: Bir işi yüzde 90 tamamlamakla, tıbbi soruların yüzde 90'ına doğru yanıt vermek aynı şey değildir. Bunların hiçbiri de tek başına hastaya güvenle teşhis koyabildiğiniz anlamına gelmez.
Çünkü yüzde 90 doğruluk bazı alanlarda mükemmeldir.
Netflix size on film önerir, biri kötü çıkarsa ne olur? En fazla patlamış mısırınıza yazık olur.
Ama on hastadan birinde pulmoner emboliyi, yani akciğer damarını tıkayan pıhtıyı atlarsanız... Film biraz değişir.
YANLIŞIN DA BİR AĞIRLIĞI VAR
Tıpta mesele yalnız ortalama doğruluk değildir. Kaçırdığınız yüzde 10'un kim olduğudur.
Basit bir yakınmayı gereğinden fazla önemsemekle, hayatı tehdit eden bir hastalığı önemsiz bulmak aynı hata değildir. Birinde gereksiz tetkik yaptırabilirsiniz. Diğerinde hastanın tedavi şansını kaybedebilirsiniz.
Bu nedenle "Yüzde 90 doğru biliyor" cümlesini duyunca hemen alkışlamadan önce sormalıyız:
Hangi sorularda? Hangi hastalarda? Neyle karşılaştırıldığında? Hekimliğin zor kısmı zaten çoğu zaman yüzde 90 değildir.
İstisnadır.
Kitaba uymayan hasta. İlaç kullandığı için laboratuvarı değişen hasta. Nadir hastalık... Tıbbın son yüzde 10'u bazen hekimliğin yüzde 90'ıdır.
Algoritmanın beyaz önlük giymesi de meseleyi çözmez!
En iyi sistem bana göre: AI + hekim + hasta.
AI veriyi tarasın. Hekim bağlamı değerlendirsin. Hasta kendi hikâyesini anlatsın. Üçü birleşsin.
Tıpta yüzde 90 bazen mükemmeldir. Bazen de felakettir.
Ve hiçbir hasta, gözden kaçan yüzde 10'un içinde kalmayı istemez.
OKUR SORUYOR: BESLENME 'JET LAG'İ DA NE?
Beslenme jet lag'i, hafta içiyle hafta sonu yemek saatlerimizin belirgin biçimde değişmesi demektir. Örneğin hafta içi kahvaltıyı 08.00'de, akşam yemeğini 19.00'da yiyorsunuz. Hafta sonu ilk öğün 11.30'a, son öğün 22.30'a kayıyor. Uçağa binmediniz ama metabolik saatinizi başka ülkeye gönderdiniz! Vücudumuz yalnız ne yediğimizi değil, ne zaman yediğimizi de kaydeder. Öğün saatlerinin sürekli ileri-geri oynaması; uyku, iştah, glikoz kontrolü, insülin duyarlılığı ve damar ritmini şaşırtabilir. Büyük bir gözlemsel araştırmada bu düzensizlik, özellikle erkeklerde daha yüksek kalp-damar riskiyle ilişkilendirildi. Çözüm dakikası dakikasına yemek yemek değil. Hafta sonlarında da ilk ve son öğününüzü mümkünse alışılmış saatlerden çok uzaklaştırmayın. Yaklaşık bir saatlik esneklik çoğu kişi için makul bir hedeftir.
Alzheimer araştırmalarında heyecan verici bir ihtimal konuşuluyor: Hastalığı öylesine erken yakalayalım ki hafızamızı kapıya kadar takip etse bile içeri giremesin! Henüz bunu başardığımızı söyleyemiyoruz. Ama artık bu hedefi sınayan ciddi araştırmalarımız, elimizde de iki önemli molekülümüz var: Lekanemab ve donanemab.
İsimleri biraz kablosuz internet şifresine benziyor. Yaptıkları iş ise gayet anlaşılır: Beyinde biriken beta-amiloidin belirli biçimlerini hedefleyerek temizlenmesini sağlamak. Bu ilaçlar, erken belirtili Alzheimer hastalarında zihinsel ve günlük işlevlerdeki kaybı yavaşlatabiliyor. Hafızayı eski günlerine döndürmüyorlar; fakat hastalığın hızına müdahale edebiliyorlar.
Alzheimer, unutkanlığın başladığı sabah ortaya çıkmıyor. Beyindeki değişiklikler, fark edilir belirtilerden yaklaşık yirmi yıl önce başlayabiliyor. Yani biz "Bir şeyler ters gidiyor" dediğimizde, hastalık çoktan mesaiye başlamış olabiliyor.
Üzerinde çalışılan düşünce şu: Beta-amiloidi yeterince erken azaltabilirsek, tau adlı proteinin hastalıkla ilişkili yayılımı ve beynin destek hücrelerindeki bozulmalar iyice yerleşmeden sürece müdahale edebilir miyiz?
Bir binayı düşünün: Küçük bir sızıntıyı onarmak başka, yıllardır su alan binayı kurtarmaya çalışmak başka. Beyinde de zamanlama, ilacın kendisi kadar belirleyici olabilir.
Lekanemabla yürütülen AHEAD ve donanemabla yürütülen TRAILBLAZER-ALZ 3 araştırmaları, müdahaleyi hastalığın çok daha erken dönemine taşıyor. Temel soru heyecan verici: Belirgin hafıza sorunları ortaya çıkmadan başlanan tedavi, zihinsel kaybı geciktirebilir mi? Bu çalışmalar henüz "demansı ömür boyu önlüyoruz" sonucunu vermiş değil.
Ama düşünsenize: Eğer erken müdahalenin koruyucu etkisi yeterince güçlü ve kalıcı olursa, bazı insanların demansla karşılaşmasını yaşamlarının sonrasına kadar ötelemek mümkün olabilir.
"Sonsuza kadar erteleme" umudunun insandaki gerçek karşılığı tam da bu: Hayatı boyunca demans yaşamamak. Bunun kimlerde, hangi tedaviyle ve ne kadar süreyle mümkün olacağını henüz bilmiyoruz.
UMUT BÜYÜK, REÇETE HASSAS
Bu ilaçlar dikkatli hasta seçimi ve düzenli MR takibi gerektiriyor; beyin ödemi ve kanama gibi ciddi riskleri bulunuyor. Belirtisi olmayan kişilere koruma amacıyla rutin uygulanmaları henüz yerleşmiş bir tedavi değil.
Yine de hedefin kendisi bile insanın içini aydınlatıyor: Torununun adını, eşinin sesini, evinin yolunu bir ömür koruyabilmek...
Belki bir gün Alzheimer'a vereceğimiz cevap şu olacak: "Randevunuzu erteledik. Bu ömürde boş yerimiz yok!"





