Özgür Uysal benim çocukluk arkadaşım. Öyle sadece ‘tanışıklık’ değil, çok uzun yıllara dayanan bir dostluk. Gençlik maceralarına birlikte atıldığınız arkadaşlardan... O arkadaş grubumuzun ilk babası. Üstelik biz birde kalmışken o ikinci kızını da kucağına aldı: Perla (4) ve Reya (2). Hem YouTube kanalında, hem sosyal medya hesaplarında hem de yazdığı kitaplarda cinselliği, ilişkileri ele almıştı. Şimdiyse ebeveynlik klişelerine odaklandığı yeni kitabı ‘Bizimki Çok Zeki’ Destek Yayınları’ndan çıktı.
◊ Ebeveyn klişeleri ne kadar rahatsız ediyordu seni de kitap yazdın?
“Ben hiç yapmam” dediğin şeylerin çoğunu yapıyorsun. “Helikopter gibi çocuğu o kurstan bu kursa mı götüreceğim” diyordum. Şimdi haftanın dört günü götürüyorum. Helikopter de olunuyormuş yani. Yedirme, içirme, giydirme meselelerinde klişeleri çok rahat gözlemledim zaten. Sokakta bir anda bir teyze gelip “O çocuk öyle üşür yalnız” diyebiliyor. Herkes bu konuda tahsilli ve en iyisini kendisi biliyor zannediyor. O klişeler asla sinirlendirmiyor, aksine hoşuma gidiyor çünkü toplumsal bir şey.
◊ Bizim kuşağımız biraz arada kalmış bir kuşak. Ebeveynlikte kendi anne-babalarımızdan en büyük farkımız nedir sence?
En hoşuma giden farklılık bizim neslin babalarının çocuklarıyla bir önceki nesle göre üç kat daha fazla zaman geçirmesi. Dedelerle kıyasladığında inanılmaz bir fark var.
Sosyoekonomik durumların etkisi büyük. Sabah 6.00’da evden çıkıp 20.00’de dönen bir baba için bu istatistik geçerli olmuyor elbette. Ama hafta sonu parklarda daha çok baba görüyorum. Orta ve üst sınıfta “Çocuğumla vakit geçirmek keyiflidir” bilinci gelişmiş durumda. Geleneksel, ‘çocuğu uykusunda seven babalar’ azalıyor.
◊ ‘Bezi kim değiştirecek’, ‘Yemeği kim yedirecek’ gibi tartışmalar bitti mi?
Bir bebek bezi markasıyla işbirliği yaptığımda “Kız çocuğunun altını baba değiştirmez” gibi yorumlar gelmişti. Ama araştırmalara göre bebek bezi değiştiren babaların oranı yüzde 60’larda. Çevremde alt değiştirmeyen baba yok denecek kadar az.
◊ Anne-babalarımıza göre biz, çocukları çok daha özel bir yere koyuyoruz. Bu durum bizim için dezavantaj değil mi?
Şimdi çocukları çok özel bir yere koyduğumuz için en küçük bir işareti bile çok büyütüyoruz. Çocuk yapmak insanın kendi tekâmülüyle, hatta biraz narsisizmiyle de ilgili bir konu. İçinde bulunduğumuz sistem sürekli daha zeki, daha rekâbetçi olmamız gerektiğini pompalıyor. Biz de istiyoruz ki çocuğumuz rekabet avantajı sağlasın. Çocuk 3 yaşına gelmeden ‘5 dil bilsin, her kursa gitsin’ uğraşmaları hep bu yüzden.
◊ Sadece onları geleceğe hazırlamak istiyoruz. Ama her gün dünya başka bir yere gidiyor...
Kesinlikle. Yaptığım meslek ben üniversitedeyken yoktu. Çocuğuma ileride nasıl bir meslek biçeceğimi ben de bilmiyorum. Belki de dil öğrenmenin bile sadece kültürel bir kazanım olarak anlamı kalacak; çünkü teknolojiyle anında çeviri o kadar kolaylaştı ki!
◊ Bu endişeler çok gerçek ama onlardan sıyrılmak da gerekiyor, değil mi?
Endişelerden sıyrılmanın, huzurlu olmanın en etkili ve bedava yöntemi çocukla çocuk olmak. Çocukla çocuk olmak ebeveynlerin de hakkı. Şair ve yazar Nuri Pakdil ne diyor: “İnsan dünyaya çocukken bir kez bakar, ondan sonra hep onu seyreder.” Çocukların ufacık bir şeye çığlık çığlığa sevinmesini görmek bize kaybettiğimiz o heyecanı ve merakı hatırlatıyor. Kendi çocukluğuna inebilme imkânı veriyor, bu terapötik bir şey.
◊ Babalıkla ilgili en çok zorlandığın şey ne?
Zaman. Bir yandan çocuğunla ilgilenmek, diğer yandan geleceğini garanti altına almak için para kazanmak; evliliğine, kendine, anne-babana vakit ayırmak zorundasın. Bütün bunları dengelemek imkânsız gibi görünse bile bir şekilde yapılıyor.






