lper Kul’la bir kez pandemi zamanı görüntülü konuşarak röportaj yapmıştık. İlk kez yüz yüze geliyoruz. Çok konuşkan ve kendine dair her şeyi anlatacak kadar şeffaf. Başlıyoruz muhabbete...

◊ Oyunun ‘Çok Tatlı Bir Hikâye’ ne anlatıyor?

Kendini ifade edemeyen, İsmail adında, 45 yaşında bir erkek insan evladının, eşiyle olan problemlerini çözmeye çalışması, kendini ifade etme çabası ve bunu becerememesini görüyoruz. Bunu çözmek için bir yol bulmuş. Bazı dertlerini anlatabilmek için besteler yapıyor. Şarkı söylerken sanki başkasının duygularını dile getiriyor gibi kolaylıkla kendini ifade edebildiğini fark ediyor. Bazı sahnelerde, arka tarafta LED ekranlarda zihninden geçen imgeleri de görüyoruz. Karakterin bazen şarkı söyleyerek, bazen susarak, kadın-erkek ilişkisini komik bir dille anlattığı, içinden çıkamayıp bunaldığı halleriyle komik durumlara düştüğü bir anlatı, dinleti, komedi oyunu.

◊ Oyunun yazarı sensin, kendi eşine anlatamadığın şeylerden mi yola çıktın?

Hayır, ben yaklaşık iki yıldır OKKB (obsesif kompülsif kişilik bozukluğu) tedavisi görüyorum. OKKB’nin sonunda ‘B’, yani bozukluk kısmı bende yok. Obsesif kompülsif kişilik yapısı benimki, yani takıntı.

Genel anlamda detaylara takılmak diyebilirim. Her şey daha dört dörtlük olsun istiyorsun. Mükemmeliyetçilikle ufacık detaylara takılarak bütünü kaçırma sanatı da diyebilirim. Sayılara, çizgilere basmamaya takılabilirsin. Dört dörtlük ezber olmadan sahneye çıkamamak takıntın olabilir. Bu da aslında şöyle bir davranış biçimi doğuruyor; bir problemi çözdüğün zaman rahatlıyorsun. Biri sana derdini anlattığında o dert senin oluyor. Onu çözmezsen rahat edemiyorsun.

Bu seni iyi bir dost haline getiriyor ama psikolojik yükü çok oluyor. Mesela Kahramanmaraş depreminde aktif olarak çalıştım, orada bir fayda üretmem gerekiyordu ama psikolojim de çok yaralandı. Ya da savaşla herkesten çok ilgilenebiliyorsun. B-C-D planı olarak evine sığınak yaptırmayı düşünüyorsun. Konserveleri yeniliyorsun.

◊ Pandemi dönemi çok korkuyormuşsun. Savaş sebebiyle “Eve sığınak da yaptım” dedin. Ölümden çok mu korkuyorsun?

Yok ama korkum çocuklarım için. İki oğlum var, geç çocuk sahibi oldum. 51 yaşına geliyorum, biri 8, diğeri 13 yaşında. Onlara pusula, hayatta kalma yöntemleri öğretirim, kamplara gideriz, ok atmayı bilirler... Her donanımı vermeye çalışıyorum.

◊ Peki, bu takıntının oyunla bağlantısı ne, orayı kaçırdım?

Terapiye gittiğim psikoloğum “Cümleler dilden çıkmayınca, gözden akmayınca psikolojik problemler çözülemez. O yüzden bunlardan bahsetmen gerekiyor” dedi. 50 yaşıma gelene kadar bu konuda en büyük şansım yazmak olmuş. Kendi derdimi başka bir karakterin ağzına yükleyerek onun derdi gibi üstümden atabiliyorum. Tabii kendimden de yola çıkıyorum, yüzdesini veremem ama benim, en yakın arkadaşımın ya da gözlemlediğim kişilerin, bizim dertlerimiz bunlar.

◊ Böyle yaşarken komedyen olmayı nasıl başardın?

◊ Reyting, gişe, eleştiriler... Mükemmeliyet takıntısıyla bu mesleği yapmak zor olmadı mı?

Çok zor oldu ama bu da sana çok büyük bir donanım kazandırıyor. Mesela eşimle tanışana kadar hiç üç gün üst üste tatil yapmamıştım, dördüncü gün bir şeyleri eksik yapıyorum, üretmem, çalışmam lazım diye suçluluk duyuyordum. Sürekli üretim yapma ihtiyacı duyuyordum. Bir oyun metnini bire bir de ezberlemek istiyordum. Tam hâkim olmam gerekiyordu. Bu sebeple hep daha çok çalıştım. Bunlar da benim işini seven,
düzgün yapan, meslek ahlakı olan bir tiyatro oyuncusu olarak anılmamı sağlamış. Ama sorundaki gibi gişe, reyting mevzusu gibi şeyler beni pek ilgilendirmiyor. Çocukluktan beri benim olayım elimden gelenin en iyisini yapmak, sonrasıyla ilgilenmiyorum.

◊ Oyunu sen yazıp yönetmişsin. Müziklerini de sen yapmışsın. Bu her şeyi yaparım iddiası mı?

Öyle göründüğünün farkındayım ama inan hiç narsisizmle adlandırılacak bir durum yok. Beni övdüğün zaman gerçekten utanır, kendimi kenarda tutmaya gayret ederim. Ama anlattığım hikâyeyi daha iyi anlatabilmek için o disiplinlere ihtiyacım vardı.

◊ 16 Ekim’de sinema filmin ‘Hasip ile Nasip’ de vizyonda olacak. Seni nasıl bir karakterde izleyeceğiz?

Bu bir uyarlama; Zeki Alasya ve Metin Akpınar’ın yapmış olduğu, benim de öncesinde defalarca izlediğim kült filmden. Yeniden yapılması önce korkuttu çünkü aslıyla hep kıyaslanma ihtimali var. Ama şöyle bir avantaj oldu; senaristlerimiz ana hikâyeden esinlenerek çok farklı bir hikâye yazdı. Günümüze iyi adapte ettiklerini düşünüyorum. Ustalarımıza da ismiyle selamımızı çakıyor, saygılarımızı sunuyoruz.

◊ Bir diğer filmin ‘Cam Sehpa’yla festivallerde ödüller aldın. En son Sadri Alışık Ödülleri’nde En İyi Komedi/Kara Komedi Oyuncusu ödülünü aldın...

Evet, Meksika’dan bir ödül aldık. Brezilya’dan uluslararası en iyi oyuncu erkek oyuncu ödülü geldi. Şaşıyorum ve hoşuma da gidiyor. Oynaması da izlemesi kadar zor bir filmdi. Psikolojik gerilimi çok yüksek. Meraklıları için; Can Evrenol çekti, Algı Eke de muhteşem bir partnerdi.

‘Çalışmak çok insan tanıyıp donanım kazanmamı sağladı’

Benimki çok tatlı, şanslı bir hikâye. Anne-babam Trabzonlu. İstanbul, Fatih’te büyüdüm. Babam kimya mühendisliği okumuş. Orta direk bir aileydik. Ama sonrasında ekonomik problemlerle çok mücadele ettik. Babam kimya mühendisliği yapmadı. İşletme yaptı. Topkapı ve Esenler otogarında bir firmada çalıştı. Ben de 15 yaş itibariyle orada çalışmaya başladım. Sonra kargocu açtık, kamyonet kullanarak hanlardan çuvalları alıyordum, yüklüyordum. Yorgun şoförler varsa ben kullanıyordum. Ama battık. Sonra da hep çalıştım. Bununla da gurur duyuyorum. Çünkü bu çok insan tanıyıp donanım kazanmamı sağladı.

◊ Bunların arasında oyunculuk nasıl ortaya çıktı?

En son 17 yaşımda, Esenler’de turizm şirketinde Karadeniz Bölgesi’ne bilet kesiyordum. O dönem nasıl bir hayatım olsun ikilemine düşmüştüm. Okulda tiyatro kulübündeydim. Haldun Taner sahnesinde Savaş Dinçel’i izledim. Bu işi meslek olarak yapabilir miyim diye aklıma ilk onun sayesinde düştü. Sonra Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ni kazanıp bitirdim. Amerika Indiana Üniversitesi’nde tiyatro oyunculuğu ve yönetmenliği okudum. Orada dört oyunda oynadım. İstanbul’a döndükten sonra Şehir Tiyatrosu’nda ustalarımla oynama şansı buldum. Oyunlar devam ederken televizyonda ‘Kınalı Kar’, ‘Aşka Sürgün’ ve ‘Sessiz Gemiler’ dizilerinde oynadım. Hepsi dramdı, senelerim rol gereği setlerde ağlayarak geçti. Bu sırada bazı diğer oyuncu arkadaşlarıma bakıyordum, çekime gidip eğleniyorlardı.
Ben de komediyi tercih etmek istedim. ‘Şen Yuva’ diye bir dizi çektik, sonra ‘Güldür Güldür’ ve buralara geldik.

Genelde komediyle ilgilenen insanlar çok da komik olmuyorlar. Bu bir tercih değil. Orası benim işim, onun zanaatkârıyım, hiç öyle masalarda sazı eline alıp güldüren insan olmadım. Bir karaktere büründüğümde, o karakter adına komik olabiliyorum. Ama çevremdekiler hoş ve tatlı bir insan olduğumu söylerler.

‘Zihnimde saçma sapan bir bilgi kirliliği var’

◊ Eşin Aylin Kontente de daha çok komedi tarafıyla bildiğimiz bir oyuncu... Evlilik nasıl gidiyor?

Bu dünyada eşim, oğullarım yani bu üç ev arkadaşıyla yaşıyor olmak çok büyük şans. Şükürler olsun, mutluyuz. Çocukları iyi, dürüst ve doğru insanlar olarak yetiştirmeye çalışırken söylediklerimizin boş olmadığını idrak etsinler diye biz de öyle yaşıyoruz. Genel anlamda tatlı bir aileyiz.

◊ Sizin evde sanat sohbetleri mi çoktur?

Her şey konuşulur. Yemek, sanat, marangozluk... Ne görüyorsak onu konuşuruz. Eşim psikolojiye çok hâkim, çok okuyan biri, bana da okumam gerekenleri söylüyor. Sürekli birbirimizi geliştirdiğimiz, meraklı bir aileyiz.

◊ Peki, seninle yeni tanışan biri önce neye şaşırır?

Herhangi bir konuyla ilgili her şeyi bilmem gerekiyormuş gibi saçma bir yanılsama içerisinde olduğum için çok meraklıyım. Tarımdan ferforje yapımına kadar herhangi bir şey söyle, üzerine konuşabilirim. Zihnimde saçma sapan bir bilgi kirliliği var. Buna şaşırabilirsin.

Ben bu halimle, arazlarımla, sıkıntılarımla çok mutluyum. Yine bu şekil devam etmek isterim.

‘Çok yakışıklı bir erkek değilim; kelim, esmerim... Jön olabilecek kriterlerin hep ucundan geçtim’

◊ Yıllardır ekrana iş yapan biri olarak şu anda seni en rahatsız eden şey ne?

Bu konuya çok girmek istemiyorum, çıkamayız. Ama dünya, teknoloji, disiplinler değişiyor. Ben yeni dünyanın iletişim mecrası olarak YouTube’u önemsiyorum.
O yüzden YouTube’da da bir talk show yapmaya başladım, öğrenmeye çalışıyorum. Bunu biraz sanat akımlarına benzetiyorum.

Önce Yunan medeniyetinde idealizm vardı. Heykellere baktığında ideal kadınlar, ideal erkekler... Sonraki sanat akımı realizmdi. Roma heykellerine baktığımızda göbekli insanların ve insanın tanım olarak güzel olmayan o doğal halinin işlendiği sanat akımıydı. Televizyon, sinema, müzik dünyası biraz idealizmdi. Styling, görsel, doğru artikülasyon, her şeyin idealize edildiği bir sanat biçimi vardı. Şimdi sanki sanat tüm dünyada daha gerçekçiliği aradığımız ve çabuk tüketilen bir yere doğru gidiyor.

Bunun hiçbir önemi yok. Buna adapte olmam gerekiyor. Ama açıkçası ben realizmi seviyorum. Çünkü çok yakışıklı bir erkek değilim; kelim, esmerim... Jön olabilecek kriterlerin hep ucundan geçtim. O yüzden karakter oyuncusu olarak idealizm içerisinde, ikinci erkeklerde rol buldum. Şükür güzel oldu ama realizm dersen ben orada da varım. Çünkü tam gerçek halimle kendimi seven biriyim.

◊ Bence yakışıklısın. Ama ekranın aradığı görsel algısından çektin mi?

Şükürler olsun, yüzüne bakılan biriyim. Çok kötü de bir durumumuz yok. Ama Esenler Otogarı’nda yetişmenin getirdiği bir avantaj olarak gözlemim, algım, analiz kabiliyetim iyidir. Ben kendimi bir ürün olarak değerlendirebiliyorum. Uçmanın âlemi yok. Burada da baktım ve kendimi hep karakter oyuncusu olarak konumlandırdım. Ve öylede gitti. Biz karakter oyuncuları maraton koşucusuyuzdur, ağır koşarız ama ömrün oldukça finale kadar gidersin. Doğru da kararlar almışım. O yüzden benden daha yakışıklı olmam hiç beklenmedi. Kendimle ve fiziğimle de barışığımdır.