Pek çokları Ayşegül Savaş (41) adını eski ABD Başkanı Barack Obama sayesinde 2024’te duydu. Ama Savaş’ın edebiyat çalışmaları bu tarihten biraz daha önceye dayanıyor. İstanbul’da doğan, çocukluğu Londra ve Kopenhag’da geçen, ABD’de okuyan yazar kendi ifadesiyle bir türlü yetişkinlerden beklenen türde bir kariyer edinemeyince avunmak için yazmaya başlıyor. İlk romanı ‘Walking on the Ceiling’ 2019’da basılıyor. 2021’de yayımlanan ikinci romanı ‘Beyaza Beyaz’ Türkiye’de çıkan ilk kitabı. 2024’te ‘Antropologlar’ ve 2025’te öykü kitabı ‘Long Distance’ basılıyor.

Paris’te yaşayan Savaş’la günlük hayatın önemsiz gibi görünen küçük ritüellerine bir güzelleme niteliğindeki kitabı ‘Antropologlar’ı ve edebiyat yolculuğunu konuştuk.

◊ Dünyada çok ses getiren bu kitabı Türkiye’deki okurlarla buluşturmak ne hissettiriyor size?

Mutlu ve tedirginim. Bir kitabın yayın süreci mahrem bir dünyanın
açılması anlamına gelir. Bu açılımın kendi ülkem ve dilime olması daha da yoğun bir duygu.

◊ Dille ilişkinizi merak ediyorum. Hep İngilizce mi yazıyorsunuz?

İngilizceyi küçük yaşta Londra’ya taşındığımızda konuşmaya başladım, İngilizce ve Türkçe kitap okuyarak büyüdüm. Bu yüzden İngilizce benim hayal gücümü oluşturmuş bir dil. Ama İngilizce yazmamın asıl sebebi İngilizce konuştuğum eşimin yazdıklarımı okuyabilmesi. Türkçenin bambaşka duygusal bir sahası var hayatımda; ailemle, kızımla konuştuğum, esprinin daha komik, şarkının daha hüzünlü olduğu dil.

◊ Heyecanla beklenmesine rağmen neden Türkçeye çevrilmesi zaman aldı?

İş Kültür’le anlaşmamız üzerine önce ikinci romanım ‘Beyaza Beyaz’ yayımlandı. Burada yayınevinin kataloğu ve zamanlaması, çeviri zamanı gibi faktörler de var. Bir kitabın yapım ve tercüme süreci oldukça uzun.

◊ Nasıl bir çıkış noktası var bu kitabın? Sizi Asya ve Manu’nun hikâyesini anlatmaya iten ne oldu?

Bir ev satın almaya karar verip emlakçı ve daire gezmeye başlamamız! Gerçek hayatta oldukça yorucu olan bu aktivitenin bir kitap için ilginç bir çerçeve oluşturabileceğini ilk ziyaret ettiğimiz dairede fark ettim. Çünkü bir ev seçmek, kendine bir gelecek seçmek demek.

◊ Uzun yıllar farklı ülkelerde, farklı evlerde yaşadınız. Sizin için ev neresi?

Benim için evin farklı anlamları var. Asya ve Manu gibi ben de eşimle birlikte kendimi ‘evde’ hissederim. Kitaplarımın olduğu mekânda da. Ege’de de. Ailemle kahvaltıya oturduğumda da. Kuzenlerimle şakalaştığımda da.

◊ Kitaptaki karakterler pek çok yaşıtlarının aksine ekonomik güçlüklerle boğuşmuyor. Bu sosyoekonomik şartlarda olmalarının arkasında nasıl bir düşünce var?

Orta halli ailelerin çocukları olan Asya ve Manu yurtdışında gördükleri yüksek eğitimlerinden dolayı mütevazı ama rahat bir hayat yaşıyorlar. Bu kitabı göçmen zorlukları motifinden uzak tutmak, bu köksüz genç çiftin hayatlarındaki küçük mutluluklar üzerine kurmak istedim.

◊ Dünyanın pek çok ülkesinde gençler ekonomik, politik sebeplerle Batılı ülkelere göç ediyor. Gittikleri ülkelerde yeni aidiyetler yaratmaya ve geride bıraktıkları ülkelerdeki sevdikleriyle olan bağlarını sürdürmeye gayret ediyorlar. Bu bize içinde yaşadığımız dünyanın bugünüyle ilgili ne söylüyor?

Bugünkü bölünmüş, çokkültürlü hayatlarımızdan bir kesit... Bu hayatın makro gelişmelerinden çok, günlük dokusunu irdeleyen, günlük hayatın bölünmüşlüğünü rutinler üzerinden anlatan bir kitap; uzaktakilerle videoyla konuşmak, yakındakilerle yeni gelenekler oluşturmak, ziyarete gelen akrabalarla paylaştığımız hayatlar, yeni şehirdeki oluşturduğumuz hayatlar...

‘UTANGAÇ BİR ÇOCUKTUM, ARKADAŞLARIM KİTAPLARIMDI’

İlkokulu Adana, Ankara, Londra ve Kopenhag’da okudum. Utangaç bir çocuk olduğum için taşındığımız yeni şehirlerde en yakın arkadaşlarım kitaplarımdı. Değişken çocukluğumda hayal gücümü genişleten ve bana sabit bir ev sunan bu kitapların yazar olmamda büyük katkısı var. Ayrıca kitaplarımda ve hikâyelerimde her zaman irdelediğim, her olayın ardında -ben başta fark etmesem de- kendini belli eden tema; aidiyet, köksüzlük ve farklı ortamlarda farklı kimliklere bürünmemiz...

Jules Verne, Louisa May Alcott, Enid Blyton, Roald Dahl, Tolkien...Ve daha birçok çocuk ve macera yazarını...

Üniversitede antropoloji ve sosyoloji okudum. Aslında edebiyat veya sanat tarihi okumak bana daha çekici geliyordu, ama ‘elle tutulur’, pratik bir dal okumam gerektiğini düşünüyordum. Bunun yanı sıra üniversitede Rusça da okudum. Bu kararsa pratikten uzak, sadece zevk içindi.

◊ Nerelerde çalıştınız? Yazarlığa nasıl başladınız? Asya kitabın bir yerinde “İlgi çekici bir insan olmak için ilginç bir iş yapmak gerektiği yaşıtlarımız arasında yaygın” diyor. O yaşlarda sizin de böyle bir fikre kapıldığınız oldu mu?

Üniversiteden mezun olduktan sonra, kendi alanımda bir iş bulamadığım için Silikon Vadisi’nde bir start-up’ta çalıştım. Her anlamda benim dünyam ve ilgilerimden uzak olan bu işte o kadar mutsuzdum ki öğlen aralarında kısa hikâyeler yazmaya başladım ve bu hikâyelerle yaratıcı yazı dalında mastır programlarına başvurdum. Kaliforniya’dan Paris’e taşınıp ciddi olarak yazmaya başladığımdaysa bir yandan para kazanmak için lise öğrencilerine özel ders verdim. Daha sonra Sorbonne Üniversitesi’nin gazetecilik fakültesinde de ders verdim. Ben de Asya ve yaşıtlarım gibi, yaptığımız işin kimliğimizi tanımladığı yanılgısına kapılmışımdır. İnsan ve işgücünün bu denli özdeşleşmesinin yaratıcılık veya bireylikten çok üretkenlik ve kapitalizmle alakalı olduğunu düşünüyorum. 

◊ Yazarlık kariyerinizde dönüm noktası neydi?

Tek bir dönüm noktası olmadı. Yazar olma hissi çocukluktan gelen gizli bir bilgi; lisede Orhan Veli şiirleri okurken hissettiğim coşku ve taklit etme arzusu; hayatımın en yalnız dönemlerinde kitaplara sığınma; artık sorumluluk sahibi bir yetişkin olmam gereken dönemlerde bir türlü ‘kariyer’ edinememe ve hep kendimi avutmak ve eğlendirmek için hikâyeler yazma...

◊ Eski ABD Başkanı Obama’nın bu kitabı kendi seçkisine alması çok ses getirdi. Siz nasıl karşıladınız bunu?

Günlük hayatı, ufak, önemsiz sayılabilecek rutinleri konu edinen bu ‘sessiz’ kitaba ses getirdiği için, özellikle beni bu haberle Türkiye’de okurlara tanıttığı için çok mutlu oldum.

‘PARK BİR ŞEHRİN EN DEMOKRATİK ALANIDIR’

◊Bugünlerde sizin hayatınızda hangi ritüeller var?

Okul sonrası kızımla fırından ekmek alma, parka gitme, yemekten sonra hikâye okuma, ışıkları kapattığımızda beni veya babasını bir kere daha öpmeye çağırma!

◊Kitaptaki karakterlerden Asya hayatlarımızda seremoniye ne kadar az yer ayırdığımızdan yakınıyor. Neden seremoniler azalıyor sizce?

Ailelerimizden uzak yaşama, günlük hayatın yoğunluğu, geleneklerden uzaklaşma veya ‘küreselleşme’, doğadan kopuk yaşamamız ve bu yüzden mevsimlerin değişmesiyle ilişkili ritüel ve kutlamaların azalması, teknolojiyle kurduğumuz garip bağ… Bütün bunlar günleri, mevsimleri, hayatları şekillendiren ve anlamlandıran ritüellerden bizi uzaklaştırıyor. Yine de insanlar her zaman ritüeller üzerinden hayatlar yaratır, aidiyet hisseder ve günlerini anlamlandırırlar. Bir sabah kahvesi, pazar kahvaltısı, öğlen molası, arkadaşlarımızla haftalık buluşmalarımız da barındırdıkları manevi anlamdan dolayı birer ritüeldir.

◊Kitapta belgeseli çekilen bir park var. Sizin parklarla aranız nasıldır?

Bence park bir şehrin en demokratik alanıdır. Üye olmadan, bilet almadan, bir şeyler satın almak zorunda kalmadan şehrin kalabalığından biraz uzaklaşıp bir ağacın altında hayal kurabiliriz. Ben parklara koşmak için, arkadaşlarımızla piknik yapmak için, tüm gün yazı yazdıktan sonra bir bankta düşünmek ve dinlenmek için giderim. Paris’te yaşadığım mahallenin Montsouris parkının yanı sıra şehrin görkemli Lüksemburg Bahçesi’ne de âşığım.

Kısa süre önce Meksika’da geçen bir romanı bitirdim. Bu yaz Amerika ve İngiltere’de yayımlanacak. Bir yandan da Tomris Uyar’ın öykülerini İngilizceye çeviriyorum.

Yaratıcı yazarlık dersleri veriyorum, festival ve konferanslara seyahatlerim oluyor. Ama benim için en güzel gün koltuğa uzanıp kitap okuyarak geçer.

◊Paris’te yaşıyorsunuz. Bugünlerde şehirde olup bitenlere dair gözlemleriniz neler?

Hayatımızda ufak aksaklıklar oluyor, bu önemli değil. Önemli olan bu gençlerin kendilerini ne kadar çaresiz, öfkeli, duyulmamış hissetmeleri; hayatlarının, geleceklerinin politik sahnede bir öncelik olmaması.

◊Yakın zamanda anne oldunuz. Annelik tecrübesinin nasıl bir dönemindesiniz?

Komik, sevgi dolu, dönüşümlü, keşifli, yorucu, insanın tüm kalbini ve odağını gerektiren bir dönem.