Mısır istihbaratının “Gazze’den büyük bir şey geliyor” uyarısının yanı sıra, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Devlet Başkanı Şeyh Muhammed bin Zayid Al Nahyan’ın saldırıdan günler önce Netanyahu’yu bizzat arayarak Hamas’ın kapsamlı bir harekata hazırlandığını bildirdiği iddiası tartışmaları alevlendirirken, Başbakan’ın tutumuna dair iki temel tez öne çıkıyor.
İLK senaryo, İsrail’in yaşadığı zafiyeti, kasıtlı bir tepkisizlikten ziyade, askeri ve siyasi aklın sistemik çöküş yaşaması ve aşırı özgüvenin bir sonucu olarak okuyor. Mısır ve BAE kaynaklı üst düzey uyarılara rağmen Netanyahu ve güvenlik kurmayları, Hamas’ın böylesine karmaşık ve geniş çaplı bir kara harekâtı düzenleyebilecek askeri kapasiteye sahip olduğuna inanmıyordu. Dahası, İsrail devleti, Hamas’ın Gazze’deki yönetimi sürdürmek istediği ve ekonomik tavizler (Katar yardımları, çalışma izinleri) karşılığında çatışmadan kaçınacağı varsayımına bağlıydı.
Aşırı sağcı ortaklarıyla kurduğu hükümette yargı reformu kriziyle boğuşan Netanyahu, tüm enerjisini buraya harcamıştı. Ordu ve istihbaratın ana dikkati Batı Şeria’daki yerleşimci gerilimlerine kaydırılmış, Gazze sınırı adeta savunmasız bırakılmıştı. Başbakan Netanyahu’ya göre ordu ve iç istihbarat kurumu Şin Bet, kendisine saldırı sabahına kadar “Hamas savaşa girmek istemiyor” raporları sunuyordu.
Öte yandan bazı analistler Netanyahu’nun köşeye sıkışmış siyasi kariyerini kurtarmak ve radikal stratejik hedeflerini hayata geçirmek adına yaklaşan Hamas’ın saldırılarını bildiği halde göz yumduğunu savunuyor. Zira 7 Ekim öncesinde Netanyahu, yolsuzluk davaları, kitlesel sokak protestoları ve ordudaki grev dalgasıyla en zayıf dönemini yaşıyordu. Şok edici 7 Ekim baskını, Netanyahu tarafından yargı süreçlerini durdurmanın ve toplumsal muhalefeti “milli birlik” baskısıyla sindirmenin tek yolu olarak görüldü.
Hamas’ın eşi benzeri görülmemiş bir eylem yapması; İsrail sağının onlarca yıldır hayalini kurduğu Gazze’yi yerle bir etme, bölgeyi insansızlaştırma ve iki devletli çözüm ihtimalini masadan tamamen kaldırma hamlelerine kendilerince ‘meşruiyet’ sağladı. Savaş lideri rolü, Netanyahu’ya sadece Gazze’yi değil, Hizbullah ve İran gibi aktörleri de kapsayan geniş çaplı bir askeri doktrini devreye sokma imkânı tanıdı. Netanyahu, iç siyasette yıpranmış bir siyasetçi olmaktan çıkıp kendisini ülkenin varoluşsal “savaş lideri” konumuna yükseltti.






