Tabii, sözlerimin hemen başında şunu da ifade etmek istiyorum. Az önce Harran Üniversitemizin çok sesli koro topluluğu, “Fırat'ın Öbür Yakası'nda Unuttuklarımız” isimli bir dinleti icra ettiler. Yaşam ve eğitim hakkı ellerinden alınan Gazzeli çocuklara ithaf edilen bu beste bizleri ziyadesiyle etkiledi, çok farklı bir ruh iklimine götürdü. Bu vesileyle son 3 yılda annelerini, babalarını, kardeşlerini, arkadaşlarını toprağa veren, evleri, üniversiteleri, okulları, eğitim kurumları siyonist soykırım şebekesi tarafından yerle yeksan edilen, buna rağmen hayat ve haysiyet mücadelesinden, onurlu bir şekilde var olma azminden taviz vermeyen tüm Gazzeli öğrencilere, onların şahsında bölgemizin ve dünyanın dört bir yanındaki mazlum ve mağdurların tamamına ülkem ve milletim adına en güçlü dayanışma mesajlarımı iletiyorum. Medeniyet maskesi takan barbarlar unuttursa da bizim Fırat'ın öbür yakasındaki çocukları asla unutmayacağımızı, onların daima yanlarında olacağımızı, haklı davalarını her şartta savunacağımızı bugün bir kere daha ve özellikle ifade ediyorum. Bir vesile, Gazze'de ve işgal altındaki Filistin topraklarında İsrail'in devlet terörünün kurbanı olan, çoğu çocuk ve kadın, 74 bin şehidimize Cenab-ı Allah'tan gani gani rahmet niyaz ediyorum. 

Kıymetli hocalarım, burada bir hususun altını çizmekte fayda görüyorum. Dün Antalya'da ev sahipliği yaptığımız 77. Uluslararası Uzay Kongresi'ndeki hitabımda da ifade ettim. Ecdadın sadece astronomi alanındaki çalışmalarına baktığımızda bile bilim tarihimizin derinliğini çok net müşahede edebiliyoruz. Gerek bilim gerekse medeniyet müktesebatı açısından merkezinde yer aldığımız coğrafya hakikaten sayısız hazinelerle doludur. Bağdat'tan İstanbul'a, Kahire'den Semerkant'a, Nişabur ve Buhara'dan İznik ve Bursa'ya, buradan Balkanlara kadar âlimlerimiz, talebelerimiz, külliyelerimiz ve medreselerimiz çok geniş bir coğrafyayı adım adım ihya etmiştir. Buralarda üretilen bilgi, bu kurumlarda yetişen talebeler eliyle dünyanın farklı ülkelerine, deyim yerindeyse, ihraç edilmiştir. Bilhassa Batı'daki üniversiteler, tüzel kişilik statüleri ayrı tutulacak olursa, bizim eğitim ve öğretim metotlarımız ışığında 11. yüzyıldan itibaren teşekkül etmiştir. Yani mensubu ve mirasçısı olduğumuz medeniyet yalnızca bilgi üretmemiş, ürettiği bilgiyi insanlığın istifadesine teşmil etmiştir. Bakınız, bunları öyle hamaset olsun diye söylemiyorum. Aksine, önemli olanın maziyle övünmek değil, maziden güç almak, ilham almak olduğunu vurgulamak için söylüyorum. Bugün redd-i miras edenler unutturmaya çalışsa da bizden sonraki kuşakların bu bilinçle yetişmesini sağlamak için bunları hatırlatıyorum.

Şurası mühimdir. Bizim zihin haritamızda bilginin odağında anlam, anlamın çekirdeğinde ise hakikat vardır. Bilimin hakikate giden yol olarak ele alınması, bu anlayışın yansımasıdır. Bilgi, bu yönüyle derinleşme, tefekkür etme, hakikate yaklaşabilme noktasında yegâne araçtır. İnanç ve düşünce dünyamıza yön veren en önemli şahsiyetlerden İmam-ı Gazzâlî'ye atfedilen şu söz, bu yaklaşımın en veciz ifadelerinden biridir. “Cevizin kabuğunu kırıp özüne inemeyen, cevizin hepsini kabuk zanneder.” Evet, asırlara sâri anlam arayışımızın en temel gayesi, bilginin özüne nüfuz edebilmek, bilgiyi idrakle buluşturup mânâyı fehm edebilmektir. İlmi ve âlimi baş tacı eden ecdat da işte bu kavrayışla hareket etmiş, ilmi faaliyetleri en tedris şekilde himaye etmeye özen göstermiştir. 

Değerli hocalarım, sevgili öğrenciler, geçmişte üniversitelerin öncelikli amacı eldeki bilginin aktarılmasıydı. 19. asırdan itibaren mevcut bilginin öğretilmesine ilave olarak araştırma faaliyetleri de ağırlık kazanmaya başladı. Yani üniversiteler bilginin sadece öğretildiği değil, aynı zamanda üretildiği araştırma kurumları hâline geldi. Devam eden süreçte ise üçüncü misyon olarak adlandırılan ekonomik ve toplumsal katkı da eklendi. Kısacası bugünün üniversiteleri, var olan bilgiyi öğrencilere aktaran, araştırma faaliyetleriyle yeni bilgilere ulaşan, ulaştığı bu bilgileri de toplumla paylaşıp meselelerin çözümüne katkı sunan kurumlardır. Bizim de üniversitelerimizden özellikle beklentimiz tam olarak bunlardır. Ancak bilhassa yapay zekâ teknolojisindeki baş döndürücü gelişmeler üniversitelerimiz için bazı alanlarda sınayıcı bir hâl almıştır. Her şeyden önce bilgiye erişim hiç olmadığı kadar kolaylaşmıştır. Kaynağa ve bilgiye yapay zekâ modelleri üzerinden ulaşmak, araştırma sürecinde sarf edilen emeği de büyük oranda devre dışı bırakmıştır. Şu gerçeği en iyi sizler biliyorsunuz. Bilgiyi karşılaştırmalı olarak ele almanın, onu sorgulamanın, diğer kaynaklar üzerinden rasyonel bir değerlendirmeye tabi tutmanın önemi giderek azalıyor. Kaynağa giden yollar kısalırken araştırma sürecinde sarf edilen eforun kıymeti, bereketi, getirisi de maalesef unutuluyor. Oysa akademide yolda olmak, kimi zaman menzile ulaşmaktan daha faydalıdır. Resmin parçalarını birleştirdiğimizde şu tabloyla karşılaşıyoruz. Tıpkı karanlık fabrikalarda gördüğümüz gibi akademik süreçlerde de insan faktörü artık giderek azalıyor. Üstelik yapay zekânın sunduğu bilgilerin sıhhati, kaynakların güvenilirliği çoğu zaman sorgulanıyor. Burada dikkat etmemiz gereken en hayati nokta şurasıdır. Öğrenci ile akademisyen arasındaki bağ sadece bilgi aktarımından ibaret değildir. Hoca, öğrencisiyle tecrübesini paylaşır, ona bilimsel bir kültür aşılar. Onun neyi, ne kadar öğrendiğini, nerelerde zorlandığını ölçer. Gerektiğinde onu yeni kaynaklara, yeni araştırmalara sevk eder. Şayet burada ana aktör insan olmazsa aktarılan bilgi de sağlıklı ve kalıcı olmaz. Zira araştırmaya dayanmayan, hiçbir çaba harcanmadan edinilen bilgi, suya yazılan yazı misali anında silinir, kaybolur, unutulur. Üniversitelerimizin özellikle yapay zekâ ve yeni teknolojiler bağlamında öğretim usul ve esasları parantezinde bu sorunlara etraflıca kafa yormaları gerektiğine inanıyorum. 

"EĞİTİME YAPTIĞIMIZ HER YATIRIMI GELECEĞİMİZE YAPILMIŞ BİR YATIRIM OLARAK GÖRÜYORUZ"

Kıymetli hocalarım, sevgili öğrenciler, devlet olarak eğitime yaptığımız her yatırımı esasında insana ve geleceğimize yapılmış bir yatırım olarak görüyoruz. Son 24 yılda münhasıran yükseköğretim alanında biliyorsunuz devrim niteliğinde adımlar attık. Göreve geldiğimizde 76 olan üniversite sayımızı 208'e, yurt sayımızı 190'dan 877'ye, yatak kapasitemizi ise 182 binden 1 milyona çıkardık. Bazıları bunu sığ ve art niyetli bir yaklaşımla ele almakta ısrar ediyor. Oysa biz yükseköğretime erişim fırsatı açısından bu kazanımı son derece kıymetli buluyoruz. Batı'da çoğu üniversite ciddi ücretler karşılığında eğitim verirken, dahası öğrenciler ödemesi uzun yıllar süren ağır bir borç yüküyle meslek hayatına başlamak zorunda kalırken ülkemizde çok farklı bir manzara hâkim. Biz son derece nitelikli bir yükseköğretim sürecini Anadolu'nun dört bir yanına ulaştırdık. Hangi gelir grubundan olursa olsun bu ülkenin evlatları bulundukları şehirlerde eğitim alabilsin diye devletimizin imkânlarını seferber ettik. Zenginin çocuğu okurken fakirin çocuğu yükseköğretim imkânından yoksun kalmasın. Hayallerini ertelemek mecburiyetinde kalmasın. Hayata 5-0 geriden başlamasın istedik. Bunun için üniversite harçlarını kaldırdık. Lisans, yüksek lisans ve doktora düzeyinde verdiğimiz burs miktarlarını artırdık. Yükseköğretim kurumlarımızın ve yurtlarımızın altyapılarını yeniledik. Fiziksel şartlarını iyileştirdik. Dijital imkânlarını güçlendirdik. Aylık sadece 1.600 liraya üniversite öğrencilerimizin barınma ihtiyacını karşılıyor, iki öğün yemeği ücretsiz olarak kendilerine ikram ediyoruz.

"ÜNİVERSİTELERİN YAYGINLAŞMASINA KARŞI ÇIKMAK, EĞİTİMDE FIRSAT EŞİTLİĞİNE KARŞI ÇIKMAK DEMEKTİR"

Kimse kusura bakmasın. Ama şunu da açık açık söylemek durumundayım. Şimdi birileri zaman zaman çıkıyor, son derece indirgemeci bir anlayışla bizim her şehrimize üniversite açmamızı, üniversitelerimizin kapılarını uluslararası öğrencilere açmamızı eleştiriyor. Hâlbuki üniversitelerin yaygınlaşmasına karşı çıkmak, eğitimde fırsat eşitliğine karşı çıkmak demektir. Türkiye gibi farklı toplum katmanları arasındaki geçişte eğitimin hâlen belirleyici olduğu ülkelerde işçinin, emekçinin, çiftçinin çocuğuna “İşçisin sen, işçi kal.” demektir. Aynı şekilde her kim Türk üniversitelerinin yurt dışına açılmasından rahatsızlık duyuyorsa ülkemizin yumuşak gücünün artmasını istemiyor demektir. Amerika ve İngiltere dâhil gelişmiş ülkeler, misafir öğrencilerden her yıl on milyonlarca dolar kazanıyor. Bunu kültür, ticaret ve bilim politikalarının bir aracı hâline getiriyorlarsa burada sorgulanması gereken Türkiye'nin bu alanda attığı müsbet adımlar değil, neden daha proaktif davranmadığı, neden daha fazla nitelikli misafir öğrenci çekmediğidir. Elbette eksikler olabilir. Bazı alanlarda düzeltilmesi gereken hatalar olabilir. Hatta bazı imkânların suistimal edildiği örnekler de olabilir. Fakat bunların hiçbiri 81 ilimize üniversite açma politikamızı toptancı bir anlayışla hedef almanın haklı sebebi olamaz. Yanlış varsa düzeltilir. Noksan varsa tamamlanır. Hata yapan, istismar eden, verilen imkânları kötüye kullanan varsa bunların da hesabı sorulur. Sistemi iyileştirecek, sistemi daha etkin hâle getirecek her türlü yapıcı eleştiriye açığız. Ama ellerinde sadece çekiç olanların her sorunu çivi olarak görmelerine de sonuna kadar karşıyız. Aynı şekilde uzun yıllar çalışma ve okuma hakları gasp edilen kadınların akademide hak ettikleri yerlere gelmesini de çok önemsiyoruz. Bu anlamda üniversitelerimizdeki kadın akademisyenlerin oranının %47,17'ye ulaşmış olmasından büyük bir memnuniyet duyuyoruz. 30 Temmuz'da Meclis'ten geçirdiğimiz kanunla çeşitli sebeplerden ötürü eğitim hayatı yarım kalan gençlerimize üniversite kapılarını yeniden açtık. Burada tek tek saymaya vaktimizin el vermeyeceği sayısız yasal ve idari düzenleme ile yükseköğretim sistemimizi daha güçlü hâle getirmek için çok sayıda adım attık. İnşallah aynı kararlılıkla çalışmaya, sizlerin de katkısıyla bundan sonra da devam edeceğiz.

Kıymetli misafirler, az evvel YÖK Başkanımız çok detaylı bir şekilde anlattı. Türkiye olarak yaklaşık 6,3 milyon öğrencimiz, 208 üniversitemiz ve 190 bin akademik personelimizle dünyanın en geniş yükseköğretim ailesine sahip ülkelerden biriyiz. Bağımsız kuruluşların sıralamalarına baktığımızda makale ve derleme türündeki yayınların sayısında 213 ülke arasında 15. sıradayız. Özellikle araştırma üniversitelerimizin nitelikli yayın oranı %79 ile OECD ortalamasını yakalamış durumda. Uluslararası sıralamalardaki konumumuzla aldığımız mesafeleri küresel ölçekte tescil ediyor. 2026 yılında ikisi ilk 300 içinde olmak üzere toplam 6 üniversitemiz ilk 500'e girdi. Orta vadede en az 2 üniversitemizin dünyanın ilk 100 üniversitesi arasına girmesini hedefliyoruz. Bu başarılarda emeği geçen hocalarımızı bugün bir kez daha tebrik ediyor, başarılarının artarak devamını diliyorum.

Şunu da belirtmek isterim ki bu rakamlar kuşkusuz önemlidir. Ama bizim nazarımızda yeterli değildir. Hiçbir kariyer hesabının bilginin, araştırmanın, insanlığın ortak hazinesine özgün katkılarda bulunma şevkinin önüne geçmesine izin veremeyiz. Hocalarımızdan biz aynı zamanda çağa anlam verecek fikirler, kavramlar, modeller, sistemler, teknik yenilikler de geliştirmelerini bekliyoruz. Akademinin asli misyonu, birbirini tekrar eden, sadece atıf ve alıntılardan oluşan çalışmalar yerine yeni tezler, yeni argümanlar, sınanmayı bekleyen yeni fikirler ortaya koymasıdır. Bir diğer husus ise şudur. Özellikle bu dönemde üniversitelerimizin üçüncü misyonlarına daha fazla yoğunlaşmalarını, yani ekonomiye ve topluma yaptıkları katkıları artırmalarını arzu ediyoruz. Şu anda kalıcı ve sürdürülebilir çözümler geliştirmemiz gereken meseleler var. Bunların başında reel sektörün ihtiyaçlarıyla uyumlu bir yükseköğrenim sisteminin ülke sathına yaygınlaştırılması geliyor. Bilhassa ne eğitimde ne istihdamda denilen gençlerimizin sayısını en aza indirmemiz ülkemiz için çok mühimdir. Bunu başardığımızda eğitimlerini tamamlayan gençlerimizin üretim ve istihdamda daha fazla yer almasını sağlayacak, Türkiye için çok büyük bir potansiyeli harekete geçirmiş olacağız. 2018'de başlayan Organize Sanayi Bölgesi Meslek Yüksekokulları projesinde %90'a varan istihdam oranlarıyla verimli neticeler aldık. Yedi ilimizde pilot uygulama olarak başlattığımız işletmede mesleki eğitim modeliyle bu hamleyi şimdi bir adım daha ileri taşıyoruz. İlk etapta İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Kocaeli, Konya ve Gaziantep illerimizde 185 mesleki ön lisans programında öğrenim gören 120 bin öğrenciyle bu süreci başlatacağız. Cumhurbaşkanlığı Personel ve Prensipler Genel Müdürlüğümüzün hayata geçirdiği Kariyer Planlama Platformu'nun da bu minvalde önemli bir ihtiyacı gidereceğine inanıyorum. Bu düşüncelerle 2026-2027 akademik yılının bir kez daha hayırlara vesile olmasını diliyorum. Ödül sahiplerimizi canıgönülden tebrik ediyorum. Tekrar görüşme temennisiyle hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Sağ olun, var olun, kalın sağlıcakla.