Suudi Arabistan’ın Yemen’deki Husi hareketine karşı yürüttüğü mücadelede tırmanan gerilim, bölgenin güvenlik dengelerini yeniden gündeme getirdi. Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı’na yönelik saldırı, çatışmaların yalnızca Yemen’le sınırlı kalmayabileceğine ilişkin endişeleri artırdı.
Saldırının ardından havalimanı terminalinde oluşan yoğun toz bulutu ve enkaz arasında ilerlemeye çalışan yolcular, olayın sivil altyapı üzerindeki etkisini gözler önüne serdi. Söz konusu saldırıda hayatını kaybedenler olurken gelişmeler, Suudi Arabistan’ın güvenliğinin yanı sıra Yemen’deki çatışmaların bölgesel güç dengelerine etkisini de tartışmaya açtı.
‘SON BİR HAFTADA YAŞANANLAR ÇATIŞMASININ NİTELİĞİNİ DEĞİŞTİRDİ’
İran Araştırmaları Merkezi (İRAM) araştırmacılarından Oral Toğa, “Son bir haftada yaşananlar, Suudi Arabistan-Husi çatışmasının niteliğini değiştirdi. Çatışma artık sınır bölgeleriyle sınırlı değil; doğrudan başkentin ve sivil altyapının hedef alındığı bir aşamaya geçti. Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı beş gün içinde dört kez vuruldu. Arka plana bakınca tablo daha net görülüyor. 2022’den beri büyük ölçüde işleyen BM gözetimindeki ateşkes fiilen çöktü” dedi ve şöyle devam etti:
-- Husiler temmuzda Suudi gemilerine abluka ilan etti, eylülde Kızıldeniz kıyısında hızla ilerledi. Ekim başında başlayan Suudi destekli karşı taarruzda ise Muha’nın ve Babülmendep çevresindeki mevzilerin geri alındığı bildirildi. Havalimanına yönelik saldırı dalgası da bu karşı taarruzun hemen ardından geldi. Yani sahada bir etki-tepki döngüsü işliyor. Suudi Arabistan’ın güvenliği açısından asıl mesele şu: Hürmüz kapalıyken Riyad, enerji ihracatı için Kızıldeniz’e yöneldi. Husiler de tam bu alternatifi ve ülkenin iç güvenlik algısını hedef alıyor.
-- Güç dengesi açısından ise Husilerin askerî kapasitesinin yıllar içinde ne kadar geliştiği bir kez daha görüldü. Ancak tabloyu tek taraflı okumamak lazım. Suudi Arabistan bu kez yalnız değil. Mekke Savunma İttifakı’nın devreye girmesi ve bölge ülkelerinden gelen dayanışma, Riyad’ın arkasında geniş bir diplomatik zemin olduğunu gösteriyor.
Kral Halid Uluslararası Havalimanı’na yönelik saldırı, Suudi Arabistan’ın hava savunma sistemlerinin etkinliği ve kritik altyapıların korunması konusunda soru işaretlerine neden oldu. Askerî uzmanlar ise saldırının, doğrudan hava savunma sistemlerinin yetersizliğine işaret edip etmediğinin belirlenebilmesi için kullanılan füzenin özelliklerinin ve önleme girişimlerinin incelenmesi gerektiğini belirtiyor.
The Telegraph’ta yer alan habere göre İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü uzmanı ve eski İsrail askerî istihbarat komutanı Danny Citrinowicz, saldırıda kullanılan mühimmatın niteliğinin önemli sorular doğurduğuna dikkat çekti. Citrinowicz, Suudi Arabistan’ın kaç füzeyi engellediğinin bilinmediğini, ancak bazı mühimmatların hedeflerine ulaşmasının kullanılan savaş başlıkları ve füze teknolojisi hakkında değerlendirme yapılmasını gerektirdiğini ifade etti.
Citrinowicz ayrıca İran’ın, ABD ve İsrail ile yaşanan çatışmalardan elde ettiği deneyimi Husilerle paylaşmış olabileceğine ilişkin haberleri hatırlatarak, füzelerin önlenmesini zorlaştırabilecek değişikliklerin yapılmış olabileceğini dile getirdi.
Husilerin son yıllarda füze kapasitesini geliştirdiği ve daha gelişmiş sistemlere yöneldiği yönündeki değerlendirmeler de saldırının askeri boyutunu öne çıkarıyor. Ancak saldırıda hangi füze sisteminin kullanıldığına ilişkin kesinleşmiş bilgiler bulunmadan, kullanılan mühimmatın özellikleri hakkında kesin bir sonuca varılamıyor.
“Kral Halid Havalimanı aslında Husilerin yeni bir hedefi değil” değil diyen Oral Toğa, “2017 ve 20182de de Riyad’a füzeler atılmış, bunlar büyük ölçüde havada önlenmişti. Bu kez ise füzeler hedefe ulaştı ve terminaller isabet aldı” dedi ve uzman isim bu durumun üç şeyi gösterdiğinin altını çizerek şu bilgileri paylaştı:
-- Birincisi, hiçbir hava savunma sistemi tam koruma sağlamaz. Özellikle balistik füzelerin ve İHA’ların birlikte kullanıldığı saldırılarda savunma yapmak çok zorlaşıyor. İkincisi, yıpranma. Suudi hava savunması şubattan beri neredeyse aralıksız çalışıyor. Önce İran savaşında, şimdi de Husilere karşı. Suudi sistemlerinin önemli bir kısmı ABD yapımı ve Pentagon Başmüfettişliği, geçen ay önleyici mühimmatta stratejik açıklar oluştuğunu kayda geçirdi.
-- Üçüncüsü ve en önemlisi, hedefin niteliği. Havalimanı gibi büyük ve sivil bir tesis, askerî bir üs gibi savunulamaz. Burada saldırganın amacı askerî bir sonuç almak değil, gündelik hayatı ve ekonomiyi aksatmak. Nitekim yüzlerce uçuş iptal edildi, bazı uluslararası havayolları Riyad seferlerini durdurdu. Kritik altyapı açısından da benzer bir tablo var. Eylül ayında Doğu-Batı petrol boru hattı da hedef alınmıştı. Suudi Arabistan’ın yanıtının iki ayağı olduğu görülüyor: Bir yandan savunmayı güçlendirmek, diğer yandan fırlatma noktalarını kaynağında vurmak. Koalisyonun üç füze rampasını imha ettiğini açıklaması bunun işareti. Türkiye'nin olası katkısının da bu savunma alanında, yani ekipman ve teknik destekte yoğunlaşması bu yüzden anlamlı.
TRUMP YÖNETİMİNİN OLASI MÜDAHALESİ TARTIŞILIYOR
Saldırının ardından ABD Başkanı Donald Trump’ın Yemen’de Husilerin kontrolündeki bölgelere yönelik yeni askerî operasyonlara başvurabileceği yönündeki değerlendirmeler, çatışmanın daha geniş bir alana yayılabileceği endişelerini artırdı.
Ancak Washington yönetiminin, Husilere karşı kapsamlı bir askerî harekât başlatmadan önce olası sonuçları değerlendirmesi bekleniyor. Özellikle grubun füze kapasitesindeki gelişmeler ve ABD’nin bölgedeki askerî varlığına yönelik muhtemel tehditler, karar sürecinde belirleyici unsurlar arasında yer alıyor.
ABD’nin İran’la yaşadığı çatışmaların ardından uzun menzilli füze ve hava savunma mühimmatı stoklarının durumu da tartışma konusu. Husilere yönelik kapsamlı bir operasyonun, grubun Ürdün veya Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki ABD güçlerini hedef almasına yol açabileceği değerlendiriliyor. Bu durum, Washington açısından yalnızca yeni bir askerî harekâtın maliyetini değil, çatışmanın kontrol dışına çıkma ihtimalini de gündeme getiriyor.
Citrinowicz de Trump yönetiminin Husilere karşı doğrudan ve kapsamlı bir savaşa girme konusunda temkinli davranabileceğini ifade ediyor. Uzman, böyle bir çatışmaya girmenin kolay, ancak çatışmadan çıkışın zor olabileceğine dikkat çekiyor.
‘BÖLGESEL SAVAŞ İHTİMALİ BAŞKA DEĞİŞKENLERE BAĞLI’
Suudi Arabistan’ın saldırılara ciddi bir karşılık vereceği yönündeki açıklaması ve Yemen ordusunun Husilere yönelik operasyonları, çatışmaların daha geniş bir bölgesel savaşa dönüşmesi riskini ne ölçüde artırıyor?
Bu soruma “Riski artırıyor, bunu açıkça söylemek lazım. Ama Yemen’deki savaşın genişlemesi ile bölgesel bir savaşa dönüşme ihtimalini birbirinden ayırmak gerekiyor” cevabını veren Oral Toğa, şöyle devam etti:
-- Birincisi, zaten yaşanıyor. Koalisyon Sözcüsü Tümgeneral Türki el-Maliki, havalimanı saldırısını terör eylemi olarak nitelendirdi ve kararlı bir karşılık verileceğini açıkladı. Husiler de Suudi hava sahasını askerî operasyon bölgesi ilan etti ve havayollarını uyardı. Yani Yemen cephesinde etki-tepki döngüsü hızlanıyor. Bölgesel savaş ihtimali ise başka değişkenlere bağlı. Asıl risk, Yemen cephesinin ABD-İran savaşına bağlanması. Trump'ın ABD'nin Husilere karşı operasyonlara katılabileceğini söylemesi bu açıdan dikkatle izlenmeli. Böyle bir adım, Yemen'deki çatışmayı İran savaşının bir cephesine dönüştürebilir.
-- Buna karşılık, frenler de var. Türkiye'nin tutumu bunun en açık örneği. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Mekke Anlaşması'nın bir saldırı değil, savunma anlaşması olduğunu vurguladı. Türkiye'nin başka bir ülkenin topraklarına saldırı amacıyla asker göndermeyeceğini de açıkça söyledi. Bu, ittifakın Yemen’e yönelik bir taarruz ittifakına dönüşmeyeceği mesajını veriyor. Suudi Arabistan'ın kendi tecrübesi de bir fren. Riyad, 2015'ten 2022'ye kadar Yemen'de uzun ve maliyetli bir savaş yürüttü. Vizyon 2030'un ihtiyaç duyduğu istikrar ile uzun bir savaşın bir arada yürümeyeceğini herkesten iyi biliyor. Washington ile Tahran arasında süren temaslar da ayrı bir fren.
Yemen’de tırmanan çatışmalar ve Suudi Arabistan’a yönelik saldırılar karşısında bölgesel ülkelerin diplomatik tutumu da önem taşıyor. Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ortak kınama açıklaması, saldırılara karşı bölgesel düzeyde ortak bir tutum oluşturulması ve gerilimin yayılmasının önlenmesi tartışmalarını gündeme getirdi.
Bölge ülkelerinin atacağı adımların, yalnızca saldırılara verilecek tepki açısından değil, yeni bir çatışma dalgasının önlenmesi bakımından da etkili olabileceği değerlendiriliyor. Diplomatik temaslar, taraflar arasında iletişim kanallarının açık tutulması ve gerilimi düşürmeye yönelik girişimler, bölgesel istikrar açısından öne çıkan başlıklar arasında bulunuyor.
Bununla birlikte, ortak açıklamaların sahadaki gelişmelere ne ölçüde yansıyacağı ve tarafların askeri adımlarını sınırlandırıp sınırlandırmayacağı belirsizliğini koruyor.
Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ortak kınama açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bölgesel aktörler, gerilimin düşürülmesi ve çatışmaların yayılmasının önlenmesi için nasıl bir rol oynayabilir?
Bu soruma dair Oral Toğa şu yorumda bulundu:
Mekke Savunma İttifakı Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’dan oluşuyor. Bu açıklamada ise Mısır da var. Yani askerî ittifakın ötesinde, daha geniş bir diplomatik çerçeve devrede. Dört ülke bir süredir bu formatta istişare yürütüyor; haziran ayında Kahire'de de bir araya gelmişlerdi.
Mısır'ın varlığı ayrıca anlamlı çünkü Kızıldeniz'deki istikrarsızlık, Süveyş Kanalı üzerinden Mısır ekonomisini doğrudan etkiliyor. Açıklamanın dili de dikkat çekici. 5 Ekim'deki Mekke açıklamasında Husilerin adı geçmiyordu. Bu açıklamada ise açıkça anılıyor. Bu da havalimanı saldırısının bölge ülkeleri nezdinde bir eşiği aştığını gösteriyor. Öte yandan, Suudi Arabistan'ın alacağı tedbirlere verilen destek, BM Şartı ve uluslararası hukuk çerçevesine bağlanmış.
Yani destek sınırsız değil, hukuki bir çerçeve içinde veriliyor.Bölgesel aktörlerin rolüne gelince, bence üç alan öne çıkıyor. Birincisi, caydırıcılık. Suudi Arabistan'ın savunmasını güçlendirmek, saldırıların getirisini azaltır. Bu da tırmanma teşvikini düşürür. İkincisi, kanalların açık tutulması. Türkiye'nin tutumu bu açıdan iki ayaklı.
Hakan Fidan, bir yandan Suudi Arabistan'ın savunmasına destek verilmesini, diğer yandan sorunun barış ve diyalog yoluyla çözülmesi için çaba gösterilmesini birlikte vurguluyor. Pakistan'ın ABD-İran görüşmelerindeki arabuluculuk tecrübesi ve Umman'ın Husilerle kurduğu kanal da bu açıdan değerli.
Üçüncüsü ve bence en kritiği, Yemen'deki çatışmanın İran-ABD savaşından ayrı tutulması. Bölge ülkelerinin ortak çıkarı, Yemen'in daha büyük bir savaşın cephesi hâline gelmemesi. Bunun için elde bir zemin de var. BM'nin 2023 sonunda açıkladığı yol haritası, kalıcı ateşkes ve siyasi süreç için bugün de geçerli bir referans. Asıl hedef, bugünkü tırmanmanın ardından o zemine geri dönülmesi olmalı.





