Diğer tarafta Avrupa’nın geleceği için daha güçlü bir savunma sistemi kurulması gerektiğini anlatan siyasetçiler. Bir tarafta hayat pahalılığı, ücretler, emeklilik, göç ve sosyal haklar tartışılıyor. Diğer tarafta Rusya’nın oluşturduğu tehdit, Amerika’nın güvenilirliği ve Çin’in ekonomik yükselişi. İlk bakışta birbirinden farklı görünen iki Avrupa var. Aslında bu iki Avrupa artık birbirinden bağımsız değil. Bugün Paris’te yükselen toplumsal öfkeyi yalnızca Fransa’nın iç siyasetiyle açıklamak mümkün mü? Brüksel’in savunma harcamalarını artırma arayışıyla Avrupa’nın sokaklarındaki ekonomik huzursuzluk arasında nasıl bir ilişki var? Avrupa, dışarıdan gelebilecek tehditlere hazırlanırken içeriden zayıflıyor mu? Bu sorunun yanıtını bulabilmek için bugünün protestolarından daha geriye gitmek gerekiyor.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa’nın siyasi ve ekonomik düzeni üç temel üzerine inşa edildi;
Vatandaş çalışacak, vergisini ödeyecek, karşılığında eğitim, sağlık, emeklilik ve güvenlik hizmetlerine erişecekti.
Devlet ekonomik büyümenin yarattığı kaynakları toplumla paylaşacaktı. Amerika ise NATO aracılığıyla Avrupa’nın güvenliğinin temel garantörü olacaktı. Bu model, savaşın yıktığı kıtayı dünyanın en yüksek yaşam standartlarına sahip bölgelerinden birine dönüştürdü. Fakat bugün üç temel aynı anda baskı altında;
- Sosyal devletin finansmanı zorlaşıyor.
- Amerikan güvenlik garantisinin koşulları tartışılıyor.
Fransa’daki huzursuzluğun Avrupa açısından önemini burada aramak gerekiyor. Çünkü Fransa yalnızca bir ülke değil; Avrupa bütünleşmesinin kurucu devletlerinden biri, nükleer güç ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi. Fransa’nın siyasi istikrarsızlığı, dolayısıyla yalnızca Paris’i ilgilendirmiyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 25 Nisan 2024’te Sorbonne Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada Avrupa’nın geleceğine ilişkin son derece çarpıcı bir uyarıda bulunarak; “Avrupa’mız ölümlüdür” demişti:
- Macron’un kastettiği, Avrupa Birliği’nin ertesi gün dağılması değildi.
- Kıtanın ekonomik, teknolojik, askeri ve siyasi tercihlerinin artık ertelenemeyeceğini söylüyordu.
- Avrupa’nın kendi güvenliğini sağlayabilmesi, ekonomik rekabette geri kalmaması ve demokratik değerlerini koruyabilmesine dikkati çekmişti.
- Aslında Macron, Avrupa’nın geleceğinin dışarıdaki güçlerden çok kendi kararlarına bağlı olduğunu vurgulamıştı.
- Bu sözlerin bugün yeniden okunması gerekiyor. Çünkü Avrupa’nın karşı karşıya bulunduğu sorun yalnızca Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması değil. Avrupa’nın kendi toplumlarına geleceğe ilişkin güven vermekte zorlanması.
FRANSA’DA EKONOMİK KRİZ Mİ, TEMSİL KRİZİ Mİ?
Fransa’da toplumsal öfkenin kökleri yeni değil. 1789 Devrimi’nden 1968 öğrenci ve işçi hareketlerine, 2018’de başlayan Sarı Yelekliler protestolarından emeklilik reformuna yönelik gösterilere kadar uzanan güçlü bir itiraz geleneği var. Ancak bu hareketleri birbirinin aynısı saymak hata olur. Bugünün Fransa’sında bütün bu tarihsel katmanların izleri görülüyor. Ekonomik sıkıntılar önemli. Ancak tek başına yeterli açıklama değil;
- Asıl mesele, vatandaşın siyaset yoluyla hayatını değiştirebileceğine duyduğu güven.
- Bir toplumda seçimler devam ederken, siyasi temsil duygusu zayıflayabilir. Parlamento çalışırken vatandaş kendisini karar süreçlerinin dışında hissedebilir. Siyaset biliminde demokratik meşruiyet tartışmalarının merkezindeki sorunlardan biri budur.
- Fransa’daki kriz bu nedenle yalnızca bütçe açığı veya emeklilik yaşı üzerinden okunmamalı. Sorulması gereken soru, Fransız devletinin toplumla kurduğu ilişkinin neden bu kadar gerildiğidir.
Avrupa’nın sorunlarını tek bir dış aktöre bağlamak doğru olmaz;
- Rusya, Avrupa’nın askeri güvenliği açısından en doğrudan tehdidi oluşturuyor. NATO’nun Avrupa’daki en üst düzey komutanı General Alexus Grynkewich, 12 Ekim’de Varşova’da yaptığı açıklamada ittifakın herhangi bir saldırıya karşılık vermeye hazır olduğunu vurguladı. Aynı zamanda savaşın kaçınılmaz olmadığını belirtti. Buradaki temel kavram caydırıcılık.
- Çin’in Avrupa üzerindeki etkisi ise farklı. Pekin, Avrupa açısından hem büyük bir ekonomik ortak hem de teknoloji, sanayi ve stratejik bağımlılık tartışmalarının merkezindeki aktör.
- Amerika meselesi daha karmaşık. Avrupa’nın güvenlik mimarisi büyük ölçüde ABD’ye dayanıyor. Ancak Washington’un öncelikleri değiştikçe Avrupalı liderler kendi savunma kapasitelerini artırma baskısıyla karşı karşıya kalıyor.
- Böylece Avrupa aynı anda üç farklı soruya cevap arıyor:
2- Çin’le rekabet ederken ekonomik gücünü nasıl sürdürecek?
3- Amerika’ya bağımlılığını azaltırken NATO’nun güvencesini nasıl koruyacak?
Bunların her biri maliyetli ve bu maliyet, sonunda Avrupa toplumlarının önüne geliyor.
Avrupa’nın bugünkü durumunu değerlendirirken 1914 ve 1930’lu yıllara sık sık gönderme yapılıyor. Ancak tarihsel benzerliklerle tarihsel eşitlikleri birbirine karıştırmamak gerekiyor. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Avrupa devletleri arasında yoğun ekonomik ilişkiler bulunuyordu. Buna rağmen milliyetçilik, silahlanma yarışı, ittifak sistemleri ve yanlış hesaplamalar savaşı engelleyemedi. 1930’lu yıllarda ise ekonomik bunalım, siyasi kutuplaşma ve demokratik kurumların zayıflaması birbirini besledi. Fakat bugünün Avrupa’sı 1930’ların Avrupa’sı değil.
Avrupa Birliği, NATO, anayasal kurumlar, seçim mekanizmaları ve güçlü sivil toplum yapıları önemli farklar yaratıyor;
- Dolayısıyla her sokak gösterisini iç savaşın habercisi olarak yorumlamak yanlış.
- Bununla birlikte ekonomik güvensizlik ile siyasi kutuplaşmanın aynı dönemde derinleşmesi de hafife alınmamalı.
- Tarih bize savaşların kaçınılmaz olduğunu değil, siyasi kurumların krizleri yönetme kapasitesinin belirleyici olduğunu gösteriyor.
Belçika’dan gelen güvenlik açıklamaları Avrupa’nın başka bir korkusunu ortaya koyuyor. Belçika Savunma Bakanı Theo Francken, 30 Eylül 2026’da Euronews’e yaptığı açıklamada Avrupa’nın Rusya kaynaklı hibrit saldırılar açısından zor bir kışa hazırlanması gerektiğini söyledi. Francken, Rusya’yı Belçika’nın güvenliği açısından en büyük tehdit olarak tanımladı ve Avrupa’nın hava savunmasını güçlendirmesi gerektiğini vurguladı;
- Artık güvenlik tehdidi denildiğinde yalnızca tankların sınırı geçmesi anlaşılmıyor.
Elektrik şebekeleri, iletişim altyapısı, limanlar, demiryolları, finans sistemleri ve kamuoyunu hedef alan dezenformasyon da güvenlik tartışmasının içinde. Buna hibrit tehdit deniliyor.
- Bir ülkenin ekonomik ve toplumsal hayatı, resmen savaş ilan edilmeden de ciddi biçimde aksatılabilir. Avrupa’nın karşı karşıya bulunduğu yeni güvenlik problemi bu.
Bugün Avrupa için üç farklı gelecek düşünülebilir.
- İlkinde siyasi kurumlar toplumsal taleplere cevap verir, ekonomik reformlar uygulanır ve savunma kapasitesi güçlendirilir.
- İkincisinde ekonomik sıkışma devam eder, aşırı siyasi hareketler güç kazanır ve Avrupa ülkeleri ortak karar almakta daha fazla zorlanır.
- Üçüncü ve en tehlikeli ihtimalde ise dış güvenlik krizleriyle iç siyasi istikrarsızlık aynı anda derinleşir.
Bu senaryoların hiçbiri kaçınılmaz değil. Ancak sonuncusu Avrupa’nın en fazla dikkat etmesi gereken ihtimal.
Çünkü bir devletin askeri gücü kadar toplumsal dayanıklılığı da önemlidir;
- Vatandaşının güvenini kaybeden bir devletin uzun süreli bir güvenlik krizini yönetmesi zorlaşır.
- Avrupa bugün yeniden silahlanmayı tartışıyor. Ama yalnızca silahlanarak güvenliğini sağlayamaz.
- Ekonomik refahını, demokratik meşruiyetini ve toplumsal bütünlüğünü de korumak zorunda.
Sonuçta Avrupa’nın kaderini belirleyecek soru yalnızca Rusya’nın ne yapacağı değil. Asıl soru şudur; “Avrupa, dışarıdan gelebilecek bir savaşa hazırlanırken kendi toplumlarıyla arasındaki güven bağını yeniden kurabilecek mi?”
Çünkü tarih bize şunu gösteriyor; bir kıtanın gücü yalnızca ordularıyla değil, toplumlarının geleceğe duyduğu inançla da ölçülür.



