Dönüp dönüp okuyorum bu ve benzeri yorumları. Anlayamıyorum çünkü.
Bir insanın aklından bir katil zanlısının sayfasına bunları yazarken ne geçer?
Nasıl bir mantık, nasıl bir ahlak, nasıl bir izan?
Yoksa 18’inde ayrılmak istedi diye boğazı kesilerek öldürülen Gökçe mi?
Duymayan kaldıysa hatırlatayım: Bursa Karacabey’de Gökçe Alkan, erkek arkadaşı Mustafa Bağ tarafından boğazı kesilerek öldürüldü. Annesi kızının Mustafa’dan ayrılmak istediğini söyledi. Kızı daha bu yıl liseden mezun olmuş, iş arıyordu.
Önünde yaşayacağı kocaman bir hayat vardı.
Şimdi annesi, kızının son giydiği kazağa sarılıyor.
Sosyal medyada ise birileri cinayet şüphelisinin fotoğraflarına bakıp iç geçiriyor.
- “Erkek dediğin böyle olur ya çok karizma.”
Sizin konuştuğunuz adamın saçı, yüzü, karizması...
Katil zanlısının TikTok profiline girdim. Ekran görüntülerini kendim aldım. Cinayetten önce 1000 civarında olan takipçi sayısı 3 bin 437 olmuş. Paylaşımları 1.5 milyon görüntülenmeye ulaşmış.
Elbette her bakan hayranı değil. Öfkesini yazan, hesap soran da çok.
Ama benim takıldığım, o övgüleri yazanlar.
Gencecik bir kadının hayatını elinden alan, onu sevdiklerinden koparan bir adama “Tipi iyi” diye hayranlık duyuluyor.
Bunun psikolojide bir adı var: Hibristofili. Suç işlemiş kişilere yönelik cinsel çekim.
Elbette bu yorumları yazanlara teşhis koyacak değilim. Zaten böyle bir kavramın varlığı da yazılanları benim gözümde zerre kadar kabul edilebilir kılmıyor.
Yoksa Gökçe’nin henüz 18’inde, hem de canice öldürülmesi sizin için “ufak” bir detay mı?
Şiddeti “karizma”, cinayetle suçlanan erkeği “arzu nesnesi” haline getiren bu dile öfkeliyim.
Gökçe’nin annesi kızından kalan bir kazağa sarılırken siz adamın fotoğrafına kalp bırakıyorsunuz.
O annenin karşısına geçip de “Ama çok yakışıklıydı” diyebilir misiniz?
Söyleyemiyorsanız, yazarken utanın o zaman.
Derin Mermerci’nin yalısına vapur çarptığını okuyunca ilk aklıma gelen bu oldu:
“Ay, kadının evine hep birlikte göz mü değdirdik?”
Temmuz ayında bir röportajda “Yalı hayatı korkunç” demişti.
Borular patlıyormuş, sürekli bir sorun çıkıyormuş...
Ben de o sözlerinden yola çıkarak bir yazı yazmış, dışarıdan imrendiğimiz hayatların içeride aynı derecede mutluluk getirmeyebileceğini anlatmıştım.
Tabii “Ben o derde talibim abla” diyenler de olmuştu.
Röportajın üzerinden daha 3 ay bile geçmedi.
Önce yalının önünde bağlı bulunan yata, ardından rıhtıma ve bahçeye...
Çocukları da evdeymiş. Yaşadıkları korkuyu düşünün.
Mermerci, “Verilmiş sadakamız varmış” demiş.
Aynı röportajda yalı hayatının tek avantajının tekneyle karşıya geçmek, İstanbul trafiğinden kurtulmak olduğunu da anlatmıştı.
Kadın, “Kimse imrenmesin” diye boşuna söylememiş meğer.
Biz de bundan sonra Boğaz’dan geçerken bir “maşallah” diyelim bence.
AH ADANA! GÜNEŞLE ATIŞIR AMA YILDIZLARA UZANIRSIN
ADANA’nın gökyüzüyle ilişkisi biraz karışık.
Bugünlerde ise ilginç bir haberle gündemde.
Adana doğumlu NASA astronotu Deniz Burnham, uzaya gitmeye hazırlanıyor.
İncirlik’te doğmuş. Annesi Türk, babası Amerikalı.
Anneannesi Eceabatlı, dedesi Afyonkarahisarlı.
Uluslararası Uzay İstasyonu’ndaki ilk görevi için eğitim görüyor.
“Uzaydan anneannemle dedeme, Adanalı hemşerilerime ve bütün dünyaya el sallayacağım.”
Sırtını Toroslara yaslamış, önüne Çukurova’nın bereketini sermişsin.
Pamuğun beyazı, toprağın sıcağı ve alın teri.
O koca ovada ne hikâyeler yetiştirmişsin!
Bizse seni bazen bir kebaba, bazen bir üçüncü sayfa haberine, bazen de güneşe kafa tutan o meşhur hikâyelere sığdırıyoruz.
Ve fakat sen her seferinde taşıyorsun o çerçeveden.
Demek “Adanalıyık” derken aslında bir adres belirtmiyor, bir tavır koyuyormuş Adanalılar.
Gururunu, mizahını, dünyaya kafa tutma hâlini de katıyorlarmış o kelimeye.
Anlayacağınız, soyadın Burnham olabilir.
Ama selam listesinde Adana varsa, orası hâlâ memleketindir.
Hemşerilik böyle bir şey işte. Dünyadan uzaklaşırken bile insanı bir yere bağlıyor.
Güneşle arandaki meseleyi çözemedik ama...






