Yemen'de asırlardır siyasi bir birlik sağlanamadığını ifade eden Bozkurt, Yemen’in coğrafi yapısına bakıldığında bunun fark edilebileceğini belirterek “Ülkenin doğusunda Hadramut gibi geniş vadiler ve çöl alanları, batısında ise oldukça sarp ve yüksek dağlık bölgeler var. Bu parçalı coğrafya, Yemen’de tarih boyunca tek bir merkezî gücün bütün ülke üzerinde kalıcı hâkimiyet kurmasını zorlaştırmış. Bu yüzden farklı bölgelerde güçlü yerel iktidar odakları uzun süre varlığını koruyabilmiş.” diyerek Osmanlı Devleti'nin de bölgeyi fethettiği dönemde Yemen coğrafyasını yönetmenin zor olduğunu anlattı.

‘HEP YEREL GÜÇLER TARAFINDAN YÖNETİLEN BÖLGE OLDU’ 

Osmanlı Devleti’nin Yemen’i hâkimiyet altına alma girişimlerinde Lala Mustafa Paşa gibi isimlerin görevlendirildiğini, Özdemiroğlu Osman Paşa’nın ise bölgede fiilen görev yaptığını söyleyen Bozkurt, buna rağmen Yemen’de merkezî hâkimiyetin kalıcı biçimde tesis edilemediğine dikkat çekti. Bozkurt, özellikle kuzeyde Zeydî imamların güç kazandığını ve ilerleyen dönemde Kāsımîler adı verilen imamlar hanedanının bölgenin en önemli siyasî aktörlerinden biri hâline geldiğini belirtti. Yemen’in aslında hep yerel güçlerin yönettiği bir yer olduğunu ve bunun coğrafyadan kaynaklı bir husus olduğunu vurgulayan Bozkurt, ülkenin modern tarihinde de Kuzey ve Güney Yemen olarak bölündüğüne ve ardından birleştiğine işaret ederek “Eğer bu açıdan bakarsak Yemen’de bu birleşememe halinin sancılarının hala devam ettiğini söyleyebiliriz” dedi. 

Zeydîliğin On İki İmam Şiiliğinden farklı bir Şiilik anlayışını temsil ettiğini vurgulayan Bozkurt, mezhebin adını İmam Zeynelabidin’in oğlu Zeyd bin Ali’den aldığını belirtti. Zeyd bin Ali’nin Emevî yönetimine karşı başlattığı isyana, Hanefî mezhebinin müçtehidi Ebû Hanife’nin de destek verdiğini hatırlatarak, bu ayaklanmanın sert biçimde bastırıldığını ve Zeyd’in öldürüldüğünü anlattı. Bu süreçten sonra Şiî gelenek içinde farklı imamet anlayışlarının daha belirgin hâle geldiğine dikkat çeken Bozkurt, Muhammed el-Bâkır üzerinden devam eden çizginin zamanla On İki İmam Şiiliğinin temelini oluşturduğunu söyledi. Bu gelenekte imamların belirli bir silsile içerisinde devam ettiğini ve masum kabul edildiğini ifade ederken, Zeydîlerin ise farklı bir imamet anlayışı geliştirdiğine işaret etti. Buna göre imamın Ehl-i Beyt soyundan gelmesi, adalet ve ilmî yeterlilik sahibi olması, imamet iddiasını açıkça ilan etmesi ve etrafında destek toplayabilmesi gerekiyordu. 

Bu nedenle Zeydî imamet anlayışının siyasî mücadeleye ve fiilî iktidar talebine daha açık bir karakter taşıdığını dile getiren Bozkurt, On İki İmam Şiiliğinde ise zamanla siyasî otorite karşısında daha ihtiyatlı bir çizginin geliştiğini kaydetti. Zeydî gelenekte imamın gerektiğinde yönetime karşı harekete geçmesi ve iktidar iddiasında bulunmasının önemli bir unsur olduğunu da sözlerine ekledi. Zeydîliğin bazı hukukî ve kelâmî meselelerde Sünnî gelenekle yakın temaslar kurduğunu da belirten Bozkurt, bunun özellikle Hanefîlik ve Mu‘tezile ile tarih boyunca kurulan ilişkilerde görüldüğünü ifade etti. 897 yılında Hâdî-İlelhak lakabıyla bilinen Yahyâ bin Hüseyin’in Sa‘da bölgesine gelerek yerel kabileler arasında otorite kurduğunu aktaran Bozkurt, Yemen Zeydîliğinin başlıca kollarından Hâdeviyye geleneğinin de bu süreçte şekillendiğini anlattı. 

“Tabii Zeydîlik Yemen’de her dönemde aynı ölçüde hâkim değil; zaman zaman güçleniyor, zaman zaman geri çekiliyor. Osmanlı döneminde özellikle Kāsımî imamlar ön plana çıkıyor ve Yemen’in kuzeyinde güçlü bir siyasî otorite kuruyorlar. Burada önemli olan, Zeydîlerle bugünkü Husi hareketini birbirine karıştırmamak. Zeydîler bölgede asırlardır var olan dinî ve siyasî bir gelenek; Husiler ise çok daha yakın dönemde bu çevrenin içinden ortaya çıkan modern bir hareket. Kāsımîler döneminde Muha Limanı üzerinden yürütülen kahve ticareti Yemen’in ekonomik gücünü ciddi biçimde artırıyor. Bugün kullandığımız ‘mocha’ kelimesinin de adı Muha Limanı’ndan geliyor. 20. yüzyılın başlarında Zeydî imamet yeniden Osmanlı yönetimine karşı ayaklandı. İmam Yahya’nın isyanıyla şekillenen bu süreçte görev alan Osmanlı subayları arasında İsmet İnönü de bulunuyordu. Daha sonra Osmanlı yönetimiyle bir uzlaşma sağlandı ve İmam Yahya Birinci Dünya Savaşı boyunca Osmanlı’ya karşı yeni bir isyana girişmedi. Osmanlı Devleti’nin bölgeden çekilmesinin ardından ise Kuzey Yemen’de Zeydi İmâmeti kendi devletini kurdu ve İngiliz nüfuzuna karşı bölgenin başlıca yerel güçlerinden biri hâline geldi.”— Tarihçi-yazar Mustafa Batuhan Bozkurt

1990’lı yıllarda Yemen’in Sa‘da bölgesinde, Suudi Arabistan’dan yayılan Selefî akımlara karşı Zeydî kimliğini güçlendirmeyi amaçlayan eğitim ve gençlik hareketlerinin Husilerin ortaya çıkışında önemli rol oynadığını belirten Bozkurt, bu çevrenin zamanla Hüseyin Bedreddin el-Hûsî etrafında siyasallaştığını söyledi. Bugünkü hareketin adını da el-Hûsî ailesinden aldığını ifade ederek, Husilerin Zeydî gelenek içerisinden doğan ancak zamanla bağımsız bir siyasî ve askerî yapıya dönüşen modern bir hareket olduğunu vurguladı. 

Husilerin 1990’lı yıllardan itibaren İran’la temas kurmaya başladıklarını, ancak bu ilişkinin özellikle sonraki yıllarda daha belirgin ve kurumsal bir nitelik kazandığını söyleyen Bozkurt, “İran’ın bölgede izlediği siyasette yalnızca On İki İmam Şiiliğine mensup gruplarla değil, farklı mezhebî geleneklerden gelen hareketlerle de siyasî ve stratejik ilişkiler kurduğunu görüyoruz. Husiler de zamanla bugün ‘Direniş Ekseni’ olarak adlandırılan bu bölgesel ağın önemli aktörlerinden biri hâline geldi” dedi.

‘MESELE BİRLEŞMENİN KİMİN İDARESİNDE OLACAĞI’ 

Yemen’in geçmişte olduğu gibi yeniden kalıcı biçimde Kuzey ve Güney olarak ikiye bölünmesini beklemediğini belirten Bozkurt, ülkenin siyasî tarihinin bu konuda kesin hükümler vermeyi zorlaştırdığını söyledi. Husilerin bugün Lübnan’daki Hizbullah’a benzer biçimde hem yerel hem de bölgesel ölçekte etkili bir siyasî-askerî aktöre dönüştüğüne dikkat çekerek şunları söyledi: 

“Ben Yemen’in kalıcı biçimde ikiye bölünmesini beklemiyorum ama o coğrafya her zaman sürprizlere açıktır. Geçmişte sömürge karşıtı hareketler Güney Yemen’de sosyalist bir devletin kurulmasına yol açmış, Arap Coğrafyası’nın ilk ve tek Marksist devleti Yemen’de kurulmuştu. Hatta sosyalist Güney Yemen’in desteklediği Dhofar ayaklanması, bir dönem Umman’da Marksist, güçlü Maoist etkiler de taşıyan bir hareketin iktidara gelmesi ihtimalini doğuracak kadar ilerlemişti. Ancak başta Britanya olmak üzere dış müdahalelerin de etkisiyle Sultanlık yönetimi güçlendirildi ve isyan bastırıldı. Bugün ise Husiler, hâkim oldukları coğrafi konum sayesinde Kızıldeniz ve Babülmendep üzerinden dünya ticaretini doğrudan etkileyebilecek bir avantaja sahip. Kısa veya orta vadede fiilen bölünmüş bir Yemen görebiliriz; ancak bunun kalıcı olacağını düşünmüyorum. Kuzey ile Güney geçmişte de çatıştı, ardından yeniden birleşti. Bana göre temel mesele Yemen’in birleşip birleşmeyeceğinden çok, bu birleşmenin hangi siyasî gücün idaresinde gerçekleşeceği.” 

Suudi Arabistan ile Yemen arasındaki gerilimin de uzun bir geçmişe sahip olduğunu hatırlatan Bozkurt, Riyad açısından güney sınırında İran’la yakın ilişkiler kuran güçlü bir Husi yönetiminin ortaya çıkmasının önemli bir güvenlik sorunu oluşturduğunu belirtti. Yemen’in bölgesel güç mücadelelerinin yeni bir sahası olmadığını, Sasani döneminden itibaren Arabistan’ın güneyinin daha geniş jeopolitik rekabetlerin parçası hâline geldiğini ifade etti. 

Husilerin günümüzde İsrail ve ABD karşıtı “Direniş Ekseni” içerisinde konumlandığını söyleyen Bozkurt, bölgedeki Arap devletlerinin bir kısmının İsrail’le normalleşme ve küresel ekonomik sisteme daha fazla entegrasyon yönünde adımlar attığı bir dönemde Gazze’deki soykırımın ve buna tepki olarak başlayan Kızıldeniz’deki Husi saldırılarının bu süreci daha karmaşık hâle getirdiğine dikkat çekti. ABD’nin uzun vadede stratejik ağırlığını Asya-Pasifik’e kaydırmak istemesine rağmen Orta Doğu’daki krizlerin Washington’ı bölgede tutmaya devam ettiğini belirterek, Yemen meselesinin de bu nedenle yalnızca ülke içindeki güç dengeleriyle açıklanamayacak kadar geniş bir bölgesel sorun hâline geldiğini kaydetti. 

“Tarafların yakın zamanda kalıcı bir barış için masaya oturacağını sanmıyorum. Ancak taraflardan birinin ağır bir askerî yenilgi alması ya da mevcut çatışmanın sürdürülemez hâle gelmesi durumunda, geçmişte olduğu gibi yeni bir ateşkes süreci başlayabilir. Yemen aslında stratejik konumu ve tarihî ticaret yolları sayesinde çok zengin olabilecek bir ülkedir. Fakat 16. yüzyıldaki Portekiz yayılmacılığından 19. yüzyılda Aden’de başlayan İngiliz sömürge hâkimiyetine kadar sürekli dış mücadelelerin ortasında kaldı. Yakın tarihinde iç savaşlar ve bölgesel müdahaleler bu kırılganlığı daha da artırdı. Bugünkü sorunların kısa sürede çözüleceğini düşünmüyorum; dolayısıyla ne yazık ki Yemen’in bu istikrarsızlığın sonuçlarını bir süre daha yaşamaya devam etmesi muhtemel.”