Yeni sanat sezonuyla birlikte İstanbul’da pek çok sergi kapılarını açtı. Elif Uras’ın seramik üzerine dantel gibi işlediği hikâyeleriyle de önce İstanbul Modern’in ‘Aynı Mavinin Altında’ koleksiyon sergisinde, ardından Artweeks Istanbul’da, son olarak Galerist’in ‘Gönül İşi’ sergisinde karşılaştık. 1 Ekim’de Torino’daki Museo d’Arte Orientale’de de sanatseverlerle buluşacak Uras’la eserlerindeki hikâyeleri, neden kadınların deneyimlerine odaklandığını ve yeni projelerini konuştuk.

◊Seramikle ilk kez ne zaman yolunuz kesişti?

Sanata resim ve desenle başladım. Bir süre sonra tuvalin sınırlarının dışına çıkmak ve resim yapmak için farklı yüzeyler ararken seramikle tanıştım. İznik’e seramik üzerine resim yapmak için gitmiştim ancak seramiğin tarihini, geleneğini ve sosyoekonomik boyutlarını araştırdıkça ilgim daha da derinleşti. Zamanla seramik benim için yalnızca resim yapabileceğim bir yüzey olmaktan çıkıp heykelle resim arasında kendi alanımı kurmamı sağladı.

◊Çamurun sizi bu kadar etkileyen yanı neydi?

Çamurun hem fiziksel hem de düşünsel açıdan çok zengin bir malzeme olduğunu düşünüyorum. Bir yandan neredeyse insanlık tarihi kadar eski bir malzeme, diğer yandan her seferinde yeni bir şey keşfetmenize olanak tanıyor. Kendi karakteri, sınırları ve sürprizleri var. Biçimlendirirken bu sınırlara saygı duymak ve
malzemeyle müzakere etmek durumundasınız.

◊Seramik son derece dayanıklı bir o kadar da kırılgan. Üzerinde günlerce çalıştığınız bir eserin fırından nasıl çıkacağını tam olarak bilememek nasıl bir Hiç fırından çıktığında sizi şaşırtan ya da hayal kırıklığına uğratan eseriniz oldu mu?

Seramikte sürecin tamamını kontrol edememek çalışmanın doğasında var. Çamurun kuruması, sırların çamurla etkileşimi ve pişirim koşulları sonucu etkiliyor. Örneğin altın yaldızla çalıştığım işlerde, altının yüzeye uygulanabilmesi için daha düşük bir sıcaklıkta ayrı bir pişirim gerekiyor. Bazı işlerim bu nedenle üç kez fırına giriyor. Her aşamada farklı bir şeyle karşılaşma ihtimaliniz var. Bunu yalnızca bir risk olarak görmüyorum, üretimin imkânlarından biri olduğunu da düşünüyorum. Bazen sonuç başlangıçta tasarladığınızdan farklı gelişiyor ve bu da yeni bir düşünceye kapı açabiliyor. Elbette emek verdiğiniz bir işin fırından beklediğiniz gibi çıkmaması hayal kırıklığı yaratabilir. Ama seramikle çalışmak, biraz da belirsizlikle birlikte çalışmayı öğrenmek demek.

◊Brown Üniversitesi’nde ekonomi ve uluslararası ilişkiler, Columbia Hukuk Fakültesi’nde hukuk eğitimi aldınız. Sonra yolculuğunuz nasıl sanata doğru ilerledi?

Sanata yönelmek benim için bütünüyle ani bir karar değildi, her zaman ilgim vardı ve bu ilgiyi profesyonel bir eğitime dönüştürmeye karar verdim. Önce New York’taki School of Visual Arts’ta (Görsel Sanatlar Okulu) güzel sanatlar eğitimi aldım, ardından Columbia Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptım. Hukuk ve ekonomi eğitimi, toplumu düzenleyen sistemleri, değer ilişkilerini ve güç yapılarını anlamama katkı sağladı. Bugün işlerimde kadın emeği, sınıf, temsil ve görünürlük meselelerine odaklanmamda bu geçmişimin de payı olabilir. Dolayısıyla bu yolculuğu bir alandan tamamen kopup diğerine geçmekten çok, farklı deneyimlerin zaman içinde birbirini beslemesi olarak görüyorum.

◊Eserlerinizde kadın bedeni, kadın emeği ve gündelik yaşamın görünmeyen tarafları önemli bir yer tutuyor. Kadınların hikâyelerine odaklanmanızın kişisel bir nedeni var mı?

Kadınların deneyimlerine odaklanmam, dünyayı nasıl algıladığım ve tarihe nasıl baktığımla ilgili. Beni özellikle hangi deneyimlerin değerli kabul edildiği, hangilerinin görünmez kaldığı ilgilendiriyor. Kadınların evde, atölyelerde, tarlalarda gerçekleştirdiği pek çok faaliyet, toplumsal hayat için vazgeçilmez olduğu halde yeterince karşılık bulmuyor. İznik’te çalışmaya başladığımda tarihsel olarak erkeklerle özdeşleştirilmiş seramik üretim süreçlerinin bugün kadınlar tarafından yürütüldüğünü görmek beni çok etkiledi. Bu kadınlar yalnızca bir geleneği sürdürmüyor, aynı zamanda dönüştürüyorlar. İşlerimde kadın figürlerinin olması ve kadın emeğini merkeze almam, bu görünürlüğü artırma çabamın bir parçası.

◊New York ve İznik arasında gidip gelerek üretim yaptığınızı biliyoruz. Farklı şehirlerde yaşamak ve çalışmak sanatınızı nasıl etkiliyor?

Üretim sürecim oldukça göçebe. İznik’te geleneksel olarak kalıpla döküm tekniğiyle çalışıyorum. Amerika’da torna ve elle şekillendirme tekniklerini öğrendim. Farklı yerlerde çalışmak yalnızca teknik açıdan değil, düşünsel açıdan da ufuk açıcı. Her coğrafyanın kendine özgü bir üretim kültürü, malzemeyle kurduğu ilişki ve tarih anlayışı var. Bunlar zaman içinde birbirine karışıyor ve işlerimin dilini oluşturuyor.

◊Türk seramik sanatı yurtdışında ne kadar tanınıyor?

İznik seramikleri ve Osmanlı çini geleneği uluslararası alanda zaten güçlü bir tarihsel tanınırlığa sahip. Metropolitan Sanat Müzesi’yle Victoria ve Albert Müzesi’nin koleksiyonlarında bu geleneğin önemli örnekleri var mesela. Çağdaş seramik alanında farklı kuşaklardan çok değerli sanatçılar yetişti. Füreya Koral, Melike Abasıyanık Kurtiç ve Candeğer Furtun bu alanda öncü isimler. Alev Ebuzziya da hem eserlerine hem de bir sanatçı olarak duruşuna hayran olduğum, tanıdığım için kendimi çok şanslı hissettiğim biri. Kendi kuşağımdan Yasemin Özcan, Burçak Bingöl, SENA ve Nermin Kura da bu üretimi farklı yönlere taşıyor.

◊31 Ekim’den itibaren Torino’daki Museo d’Arte Orientale’de (MAO) yeni bir çalışmanız sergilenecek. Aynı dönemde Galerist’le katıldığınız Artissima fuarı var. Hangi eserlerinizi göreceğiz?

MAO Torino’da, küratör Defne Ayas’la diyalog içinde geliştirdiğim ‘Şamhat’ın Tılsımları’ (Talismans for Shamhat: Gold, Clay and Coins of Care) başlıklı yeni bir yerleştirmem olacak. Yerleştirmemdeki yaklaşık 200 seramik sikke, müzenin 10’uncu ve 13’üncü yüzyıllar arasına tarihlenen ortaçağ seramikleriyle birlikte sergilenecek. Anadolu’nun köklü sikke geleneğinden ilham alarak; geleneksel sikkelerde hükümdarları, iktidar sembollerini ve askeri zaferleri öne çıkaran ikonografiyi yeniden yorumluyorum. Bunların yerine tanrıçaları, tarihte iz bırakmış kadınları ve gündelik yaşamın emek sahnelerini yerleştirerek değerin, zenginliğin ve tarihsel belleğin nasıl temsil edildiğini sorguluyorum. Artissima’da Galerist’in standında, son dönemde ürettiğim heykeller, seramik çanaklar ve tabletler; Nazım Ünal Yılmaz’ın tablolarıyla birlikte iki sanatçılı bir sunum kapsamında gösterilecek.