ROMA'NIN BEŞ GÜNÜ
(Ahmet Ümit)

Ahmet Ümit’ten toplumsal çürümüşlüğün beslediği suç ve onun felsefi doğasına edebi bir bakış: Roma’nın Beş Günü... Müziğin, ışığın, kültürün başkenti Roma peş peşe işlenen sıra dışı ve teatral cinayetlerle sarsılır. INTERPOL adına özel bir görev için şehirde bulunan Berlin Emniyeti Cinayet Masası’ndan Yıldız Karasu ve yardımcısı Tobias Becker bir anda kendilerini Afrodisias’tan Roma’ya uzanan bir suç öyküsünün tam ortasında buluverir... İlk kez Kayıp Tanrılar Ülkesi romanıyla okurların karşısına çıkan Yıldız Karasu ve Tobias Becker bu kez felsefi bir suç çetesinin izinde Roma sokaklarını arşınlarken, bir yandan da Afrodisias’ın kadim ve gizemli tarihiyle karşı karşıya kalıyor. Ahmet Ümit, Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan Roma’nın Beş Günü‘nde okuyucuyu klasik müzik ile arkeolojinin iç içe geçtiği bir şehrin sokaklarında heyecanın hiç eksilmediği cinai bir maratona davet ediyor: “İnsanlığın aptallaşma seviyesini küçümseme Carlo. O kadar da akıllı bir mahluk değiliz biz. Yazıyı bulmamızın üzerinden sadece beş bin yıl geçti. Daha uygarlığın şafağında bile değiliz.”

DERSAADET'TE ALELACAYİP ZAMANLAR-1: ŞEHLEVENT İLE YABENDE
(Fatih Yüksel)

Fatih Yüksel’in kaleme aldığı Dersaadet’te Alelacayip Zamanlar-1: Şehlevent ile Yabende adlı roman Everest Yayınları tarfından okurlarla buluşturuldu. On beşinci ve on sekizinci yüzyıllar arasındaki Osmanlı İstanbul’una ve o dönemin rengârenk şehir hayatına derin bir ilgi duyan Yüksel; ihtişamlı kesimlerin ötesine geçerek Dersaadet’in yoksul sınıflarını, izbe sokaklarını ve sıra dışı insanlarını edebiyat dünyasına taşıyor. Yazar, tarihsel dokuyu sürükleyici bir kurgu ve zengin bir atmosfer eşliğinde sunarak okuyucuları unutulmaz bir İstanbul macerasına davet ediyor. Romanın merkezinde, hünkârın en yakınındaki sır küpü olan Sır Kâtibi Suheyb’in hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolmasıyla başlayan karanlık ve derin bir gizem yer almaktadır. Saraydaki kimseye güvenemeyen hünkâr, bu sırrı çözmesi için Divanıhümayun başçavuşu Şehlevent’i gizli bir fermanla görevlendirir. Omuzlarındaki ağır yükle yola çıkan Şehlevent, yanına sübyan mektebinden çocukluk arkadaşı olan Baba Cafer Zindanı kâtibi Yabende’yi de alarak Dersaadet’in kuytu köşelerinde nefes kesen bir iz sürüşüne girişir...

MELEK
(Paulo Coelho)

Melek’in büyüleyici hikâyesi Rio de Janeiro’da başlar. Yıkıcı bir lanetin gölgesinde, hayallerine tam da kavuşmuşken onları kaybetme korkusuyla yüzleşen Paulo, üstadı J.’nin meydan okuması üzerine her şeyi geride bırakıp kendi koruyucu meleğini bulmak üzere Mojave Çölü’ne doğru alışılmadık bir yolculuğa çıkar. Ancak çölde onu beklediğinden çok daha tuhaf bir manzara karşılar. Motosikletleriyle rüzgâr gibi esen gizemli kadın savaşçılar, Valkürler, kısa süre içinde bu manevi arayışın merkezine yerleşecektir... Paulo Coelho’nun kendi yaşamından yola çıkarak kaleme aldığı bu yolculuk, insanın mucizeyi ararken eninde sonunda kendisiyle karşılaşmasının hikâyesi. Can Yayınları etiketiyle raflarda yerini alan Melek, korkuların ötesine geçmenin, sevgiyle yüzleşmenin ve insanın kendi iç sesini duyabilmesinin mümkün olduğuna dair yazarın en kişisel ve samimi anlatılarından biri...

BENİ EVE GÖTÜR
(Attica Locke)

The Kitap Yayınları etiketiyle yayımlanan Beni Eve Götür, ödüllü yazar Attica Locke’ın 59. Otoyol serisinin çarpıcı finali. The New York Times tarafından 21. yüzyılın en iyi 10 gerilim romanından biri seçilen bu sürükleyici roman, kayıp bir üniversite öğrencisinin izinde ilerleyen bir soruşturmayı aile sırları, ırk, adalet ve vicdan ekseninde derinleştiriyor. Locke, Beni Eve Götür’de yalnızca bir kayıp vakasının izini sürmüyor, Darren Mathews’ı ailesiyle, geçmişiyle ve kendi vicdanıyla yüzleşmeye zorluyor. Darren artık nasıl bir hayat yaşamak istediğine de karar vermek zorunda. Texas Rapsodisi ve Cennet Toprakların ardından gelen Beni Eve Götür, 59. Otoyol serisini yüksek tempolu bir soruşturma, güçlü karakterler ve Amerikan Güneyi’nin toplumsal gerçekliklerine uzanan keskin bir bakışla noktalıyor...

KARŞILAŞTIRMALI EDEBİYAT
(Ben Hutchinson)

VakıfBank Kültür Yayınları, Ben Hutchinson’ın kaleme aldığı “Karşılaştırmalı Edebiyat” adlı eseri okurlarla buluşturdu. George Steiner’ın “Okumak karşılaştırmaktır” sözü, Hutchinson’ın çalışmasının hem çıkış noktasını hem de temel iddiasını özetliyor: Karşılaştırma, yalnızca akademik bir yöntem değil, aynı zamanda anlama eyleminin temelinde yer alan bir süreçtir. Ancak bu evrensel dürtüyü bir disipline dönüştürme çabası, beraberinde önemli epistemolojik ve siyasal soruları da getiriyor. Hangi edebiyatlar birbiriyle karşılaştırılacak? Bu karşılaştırmalara hangi diller aracılık edecek? Ve bütün bu tercihler kimin çıkarına hizmet edecek? Hutchinson, bu soruların izini karşılaştırmalı edebiyatın tarihsel gelişimi boyunca sürüyor. Herder’in Volksgeist kavramından Goethe’nin Weltliteratur vizyonuna; Curtius ve Auerbach’ın savaş dönemindeki çalışmalarından Wellek’in Amerikan ekolüne; Said’in Oryantalizm eleştirisinden Spivak’ın gezegensellik çağrısına uzanan bu tarihsel çizgi, karşılaştırmalı edebiyatın her dönemde hegemonya ile hem mücadele ettiğini hem de bu hegemonyanın bir parçası olarak konumlandığını ortaya koyuyor...

Yıl 1790’lar, Avrupa’yı sarsan bir devrimin pusu henüz dağılmamış. Güneyde, şiddeti giderek artan İngiliz işgaliyle tahtını kaybeden Hintli bir nevvab ailesi hak aramak için Avrupa’ya doğru yola çıkıyor. Bu ilginç tesadüflerin, dostlukların, zorlukların, talihsizliklerin ve hilekârlıkların iç içe geçtiği bir yolculuk. Bir Patan sipahisi olan Ahmed, Lyon’da ölen şehzadesinin kimliğine bürünüyor, Ahmed Han oluyor ve hikâye bambaşka bir boyut kazanıyor. Paris’te Jakobenlerin “devrimci misafirperverliği”yle ağırlanıyor Ahmed; İstanbul’da Sultan III. Selim şehzadelere layık bir ihsanla ödüllendiriyor, Basra’da İngiliz ajanı ilan ediliyor. Yoldaşının tahnit edilmiş naaşını taşıdığı gizemli tabut, okyanusları aşan bir casusluk komplosunun göbeğine yerleşiyor... Birkaç arşivde iz sürülerek derlenen bu orijinal ve sürükleyici çalışma; Babür saraylarından Versailles salonlarına, Üsküdar dergâhlarından zindanlara uzanan olağanüstü bir maceranın hikâyesi. Timaş Yayınları'ndan çıkan kitap Devrimler Çağı’nda statü, hile ve iltica arasında mekik dokuyan bir adamın, sınırları aşan unutulmaz serüvenini anlatıyor…

HARFLERİN DANSI
(Dr. Hasan Kerim Güç)

Bir yanda duyguların ezgisini yankılatan o insanî haller; diğer yanda zihni tefekkürle derinleştiren, mânânın izini süren kavramsal duraklar... Bu iki uç, Harflerin Dansı'yla birbirini tamamlayan bir köprü kuruyor. Ouroboros misali kendi kuyruğunu kovalayan duygu ve düşünce halkaları, modern dünyanın hızla tükettiği kavramları fark edebilmemiz için örülüyor... İşte hikâyelerin kalbi burada atıyor ve noktaların arasındaki boşlukta kendimize ait nice melodi ortaya çıkıyor. Seslerin ahengine biraz olsun kulak verdiğimizde, sandığımızdan çok daha eski, çok daha incelikli bir alfabeyle buluşuluyor. Bir harf değişiyor, anlam genişliyor; anlam genişledikçe insanın kendisine ve dünyaya bakışı da dönüşüyor. Küçücük noktaların birleşimiyle bambaşka çizgiler oluşturan kelimeler, adeta hayatın aynası hâline geliyor. Ancak bu kitaptaki sayfalar iddialı sözlerin veya uzak dağların ardındaki büyük hikâyelerin peşinde değil. Aksine, loş bir çay ocağındaki simit kokusunun peşinde; sıcak sohbetlerin samimiyetini taşıyor. Harflerin zarif akışıyla ilerleyen hikâyeler, okuru hayatın o yorucu telaşından alıp kendi içindeki huzurlu köşede soluklanmaya çağırıyor. Dr. Hasan Kerim Güç'ün kitabı Tuti Kitap'tan çıktı.

EDEBİYAT VE HAFIZA
(Sercan Ceylan)

Kurmaca metinler olması mümkün dünyaları anlatıyor ve muhayyel bir değerler sistemine dayanıyor olsalar da nesnelerin, varlıkların, duyguların ve işaretlerin hafızasını taşırlar. Sözlü kültürde ve yazılı dildeki bu çok katmanlı ilişkinin sayısız göstergelerle ve tarihin her döneminde 'yeniden yaratılarak' biçimlendiğini söylemek gerekir. Roman kahramanı, öykü mekânı, olay örgüsü, anlatım teknikleri, 'dünyayı yeniden büyülemek' isteyen yazarın da çağrışımlarını taşıyarak bir hafıza anlatısına dönüşür... Hece Yayınları'ndan çıkan Edebiyat ve Hafıza, Ahmet Mithat Efendi'den İhsan Oktay Anar'a kadar Türk edebiyatının yaklaşık yüz yıllık bir dönemini konu ediniyor. Türk roman ve öyküsünde hafızanın işlevlerinin ve hatırlama biçimlerinin incelendiği bu çalışmada kurmaca eserlerdeki geçmiş zaman söylemi çözümlenerek, romanı ve öyküyü meydana getiren yapısal unsurlarla hafıza arasında birçok katmandan oluşan estetik bir ilişki kuruluyor.

TEORİ VE PRATİK
(Michelle De Kretser)

1980'lerin sonu. Sri Lanka'dan çocuk yaşta Avustralya'ya göç eden genç bir kadın, lisansüstü eğitimi için Melburn'a yerleşir. Aşk, kıskançlık ve dostluklar arasında yolunu bulmaya çalışırken feminizm, sömürgecilik ve hayranlık duyduğu Virginia Woolf'un ırkçılığıyla yüzleşir. Arzularımız inandıklarımızla çeliştiğinde ne yaparız? Hayran olduğumuz insanların kusurlarıyla karşılaştığımızda onlardan vazgeçmek mümkün müdür? Dedalus Yayınevi'nden çıkan, Virginia Woolf ve Shirley Hazzard'ın yankılarını taşıyan Teori ve Pratik, Woolf'un biçimsel arayışından ilhamla romanla deneme arasında özgürce dolaşarak aşk, inanç ve ahlak arasındaki çelişkileri sorguluyor. Michelle de Kretser, Teori ve Pratik ile 2025 Miles Franklin Edebiyat Ödülü'nü kazandı ve 2025 Stella Ödülü finalisti oldu.

SAKAR ZÜRAFANIN KAYIP RÜYASI
(Julia Nüsch)

Alman yazar ve illüstratör Julia Nüsch’ün yazıp resimlediği Rüyalar Nereye Gider?: Sakar Zürafanın Kayıp Rüyası, 5 yaş ve üzeri çocuk okurlar için, Mundi Çocuk etiketiyle, raflarda yerini aldı... Sakar Zürafa Annette, o güzelim rüyasını kaybediyor. Neyse ki etrafında, rüyasını hatırlamasına yardım edecek birbirinden harika dostları var. Peki Annette rüyasını yeniden bulabilecek mi? Diğer hayvanlar bizim sevimli zürafaya ihtiyacı olan cesareti verebilecek mi? Julia Nüsch’ün yazıp resimlediği Sakar Zürafanın Kayıp Rüyası, kendine inanmanın, dostluğun ve dayanışmanın gücü üzerine masalsı bir hikâye...