Tuhaf bir aileyle tanıştırıyor bizi Başar Başarır yeni kitabı ‘Beni Bir Temiz Dövseler’de. Sonra hikâyeye şair Nâzım Hikmet, denizci Sadun Boro, fotoğrafçı, grafiker Suavi Sonar ve nice tanıdık sima dahil oluyor. Ve sayfaları çevirdikçe yazarın merak duygusuna sizi de dahil ettiğini fark ediyorsunuz. Nâzım Hikmet’in yazdığı ‘Yeşil Elmalar’ romanının neden ilk başta ismiyle yayımlanmadığı, kapağını kimin tasarladığı... Okumayı daha lezzetli hale getiren yazarın zengin Türkçesi var bir de elbette... Hüzünle mizahın bir araya geldiği ‘Beni Bir Temiz Dövseler’ kapağıyla bile sürprizli bir roman. 

◊ Mizah öfkeyle başa çıkmanın nasıl bir yolu?

Çok güzel bir yolu. Ama sadece öfkeyle başa çıkmak için değil, hayata karşı bir tavır. Fazla ciddiye almamak. Gençler nasıl diyorlar? Çok kasmamak. Hayata karşı tavır olarak da kendini ve çevreni çok kasmaman için iyi bir yöntem. Tabii ki yazıyorsanız, düşünüyorsanız birtakım meseleleriniz var ve onlar sizi bir şekilde kemirmeye devam ediyor. Sadece bir çeşit duvar örüyorsunuz araya. Bence öfke kötü bir şey değil; yaratıcı olan bir şey. En büyük motivasyonum hep öfke olmuştur. Bir şeylere kızarak başlarım yazmaya.

◊ Bu roman da kızgınlıkla başlıyor. Yazmayı bitirdiğinizde öfkeyle bağınızda bir değişiklik oldu mu?

Olmadı ama zehrinizi akıtıyorsunuz, bir ferahlama oluyor. Şöyle bir illüzyon da oluyor; üstüne düşeni yapmış, edebiyat çerçevesinde söylenebilecekleri söylemiş olmanın verdiği bir rahatlama hissi oluyor. Ama bence öfkelerimizle varız zaten. Hafıza da öfkeyle besleniyor. Yani şurada söyleyip burada unutan, kızgınlığını hemen kaybeden insanlara aslında gıpta ediyorum. Ben hep içimde taşımaya devam ederim bir şeye kızgınlığım varsa eğer. 

◊ Romanda savrulan birtakım hayatlar var...

Hayat dalgalarla ilerliyor. Her zaman kapımıza bir şeyler geliyor, vuruyor bize. Bizi belirleyen de o karşılaştığımız zorluklarla nasıl baş ettiğimiz, ona karşı nasıl bir tavır takındığımız oluyor. Çünkü sakin suda herkes tekneyi götürür. Asıl dalga vurduğu, fırtına çıktığı zaman kaptanın mahareti belli oluyor. Ama illaki beceri, beceriksizlik bağlamında almamak lazım bunu. Türkiye özellikle son dönemde insanlarına, özellikle de okumuş yazmış, donanımlı insanlarına hoyratça davranıyor.

◊ Bir merak duygusuyla ilerliyor roman ve okudukça o ‘zehri’ bize de veriyorsunuz. Bu amaçlarınızdan biri miydi?

Yapmak istediğim en azından bir şeyi başardığım hakkında bir ipucu verdiniz bana. Elbette böyle. Merak yayılan, bulaşıcı bir şeydir. Çoğu kez karşılığı olmayan, iltifat bulmayan bir şeydir. Karşılıksızdır. Ama gene de bu saplantılar insanı hayatta tutuyor. Romanın kahramanı Feridun, ‘şimdiden ve buradadan’ memnun değil. Bu da şaşırtıcı değil. Gadre uğramış, birtakım fenalıklar gelmiş başına. ‘Burada ve şu anda’ olmak istemediği için zaman kapılarından geçip geçmişe gitmeye çalışıyor. Merakına tutunuyor. Eee, daha güzel bir şey var mı? 

◊ Kitabın kahramanları arasında hayatını kaybetmiş yazarlar, şairler var. Nâzım Hikmet’in özel hayatına ilişkin de ayrıntılar var...

Ben şiire tutkunum. O yüzden bu içinden şiir geçen bir roman oldu. Nâzım’ın durumuysa şöyle; tarihi hakikatlere mugayir, karşı herhangi bir şey yazmadım. Hepsini olduğu gibi muhafaza ettim. Ama kurguladığım bölümler, yani Nâzım’la bir akşam yemeği bölümü, o benim Nâzım’ım. Beni var eden şair. Nâzım Hikmet beş kere evlenmiş ama hepsi de şiirlere dönüşmüş. Bazen Münevver’e yazdığını düşündüğümüz şeyleri Vera’ya yazmış. Piraye’den ayrılıp, Münevver’e dönmeye kalkıp, sonra ondan yüz bulamayınca Piraye’ye dönüp büyük aşk mektupları yazmış. Ama gelenek olarak Nâzım Hikmet bu memleketin çok önemli bir şairi olduğu için tabulaştırma eğilimi de oluyor. Sanatçıdan beklenen üst ahlak, her şeyi bilme ve doğru yapma hatası orada da kendini gösteriyor. Oysa yazar, şair, sanatçı da nihayetinde insan.

◊ Romanda atasözleri, deyimler, halk ağzı deyişler var. Dağarcığınızın zenginliğinin kaynağı nedir?

Ben Türkçeye hastayım. Âşığım. Türkçenin her halini çok seviyorum ve geçmişindeki güzellikleri kaybettiğimizi düşünüyorum. Onları yer yer tutup getirmeye çalışıyorum ve olabildiğince ölçüsünde yazdıklarımda kullanıyorum. Ama kimisi için fazla olabilir. Kimisi için beğenilmez de olabilir. Herkes başka bir Türkçe konuşuyor. Belki bir kuşak meselesi biraz da. O yüzden mesela Pelin karakterinde bugünkü Türkçeyi kullandım, ‘Enişte birey’ diyor.

◊ Pelin karakterinde kızınızdan (Hazan, 23) yardım aldınız mı?

Destek aldım. O da önerilerde bulundu. Zaten söylediği benim bilmediğim bir sürü lafı sonradan kullanıyorum. Bana “Baba sen benim fav’ımsın (favorim anlamında), Fav’ın Everest’isin” diyor. Sanırım iyi bir şey söylüyor.

◊ Bir araştırmaya göre artık insanlar daha az konuşuyor. Günlük kullandığımız kelime sayısı 300’den daha azmış...

Uçuş moduna ihtiyacımız var. Uçuş modu sadece uçmak anlamında değil. Telefonları, interneti hatta mümkünse modemi, ekranların tamamını kapatıp kendimizi okumaya, bilmediğimiz şeyleri öğrenmeye, anlamadığımız insanları anlamaya, hissedemediğimiz duygularla temas etmeye götürmemiz lazım. Başka çaresi yok bu işin. Ha, olacak mı? Olmayacak muhtemelen. Ama bir gün elektrikler kesilebilir. Kitaplar fişi çekilmiş cihazlar gibi boş ekranlar vermez bize.

◊ Romanda “Şu dünyada mutluluk bir hayalden ibaret” diyor Feridun’un iç sesi. Öyle mi?

Mutluluk peşinde koşarak bir hayat geçirmek kadar güzel bir şey yok. Evet. Ama tabii ki ilkelerimizin, değerlerimizin, prensiplerimizin olması lazım. Mutlu olmak için her şeyden vazgeçemeyiz. O bir insan dengesi. Ben mutlu olacağım diye onu bunu dolandırmam...

◊ Kolektif hissedilmesi gereken bir duygu mutluluk sanki...�

Tek başına mutluluk zor. Ama memnuniyet olabilir. Yani kendinizden memnun olabilirsiniz. İnsanlar yaptıkları kadar, yapmadıklarıyla da varlar. Bazı şeyleri yapmayacaksın. Onu yapmamak tabii memnuniyet, hatta mutluluk kaynağı olabilir. Yaptıklarından utanarak yaşamak zor bir şey.

‘İNSANLAR KALİTELİ SOHBETİ NEREDE BULACAKLAR Kİ?’

◊ Kitap okumak sosyal medyada trend oldu. Gerçek hayatta sizce karşılığı var mı?

Bu çok tartışılıyor. Aramızda da tartışıyoruz. Arkadaşlarla, yayıncılarla, eşimle…Bunu kötü bir şey olarak görmüyorum. Yani eğer kitap yükselen değer olacaksa böyle şeyler de olacak, bazıları da okumadan hava atacak. Ne var bunda? Sosyal medyanın bir sürü zararı var. Yüzde 80-90’ı çöp, yalan, yanlış, manipülasyon ama konu kitap olduğu zaman benim yüzümde bir gülümseme oluşuyor. Hele kitap kulüplerine hiç itirazım yok. İnsanlar bir araya gelip kitap konuşuyorlar. Büyük bir kısmının nedeninin de sosyal temas açlığı olduğunu düşünüyorum. İnsanlar kaliteli sohbeti nerede bulacaklar ki? Kitap kulüplerine o yüzden gidiyorlar. Biraz yalnızlık gidermek, biraz aynı kafada insan tanımak, belki gönlüne göre birisiyle tanışmak… Bunun ne zararı olabilir?