Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin 31. Taraflar Konferansı (Conference of the Parties-COP31) geniş kapsamlı bir küresel iklim zirvesi. Bu yıl 9-20 Kasım tarihlerinde Türkiye’nin ev sahipliğinde, Antalya’da düzenlenecek. Zirvede çeşitli oturumlar ve toplantılarla acil iklim sorunları ele alınacak. 

Dünya ülkelerinin iklim değişikliğiyle mücadelede kaydedilen ilerlemeyi değerlendirdiği konferansın bu yılki gündeminde öne çıkan temalardan bazıları şöyle: Gıda, tarım ve sağlık; enerji ve ulaştırma, sıfır atık, dayanıklı şehirler, finans ve ticaret (yeşil dönüşüm); bilim, sanayi ve teknoloji (yeşil sanayileşme); okyanuslar, denizler, doğa ve arazi kullanımı (biyoçeşitlilik).

Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü
Prof. Dr. Levent Kurnaz ve Hacettepe Üniversitesi Hidrojeoloji Mühendisliği Programı Anabilim Dalı Başkanı, UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Doğa Bilimleri İhtisas Komitesi Üyesi Prof. Dr. Mehmet Ekmekçi, COP31’in son toplantısının ülkemizde yapılmasının önemini ve ev sahibi ülke olarak bizim iklim konusundaki en önemli risklerimizi değerlendirdiler.

‘Dünya bize bakarken verilen sözler geri alınamaz hale gelir’

◊ Türkiye bu zirveye seyirci olarak katılmıyor; iklim krizini her yaz yangınla, her sonbahar selle, her yıl biraz daha azalan suyla yaşayan bir ülke olarak ev sahipliği yapıyor. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum COP31’in başkanlığını yürütüyor. Avustralya İklim Değişikliği ve Enerji Bakanı Chris Bowen’sa müzakerelerden sorumlu başkan olarak görev yapıyor. Yani masanın başında oturuyoruz. Bu bize iki şey sağlar: Dünyanın dikkatini Akdeniz gibi hızla ısınan bölgelerin sorunlarına çekme imkânı ve kendi evimizi düzene sokmak için güçlü bir gerekçe. Ev sahibi misafirlerine söylediğini kendi evinde de yapsa güzel olur. Dünya bize bakarken verdiğimiz sözler artık geri alınamaz hale gelir. Benim zirveden sonra görmek istediğim üç şey var: Birincisi, kömürden çıkış için takvimi açık bir yol haritasının çizilmesi. İkincisi, iklim kanunuyla kurulan karbon piyasasının gerçekten işler hale gelmesi. Yani şirketlerin saldıkları her ton karbon için para ödediği bir sistemin kurulması. Üçüncüsü, her ilin kendi sel, kuraklık ve sıcak hava riskini bilen ve buna göre bütçe ayıran bir uyum planı yapması.
(Levent Kurnaz)

◊ COP31, 2053 net sıfır hedefinin gerçekleştirilmesine yönelik somut adımların atılması için sorumlu kurumlar üzerinde zorlayıcı bir baskı unsuru olacaktır. Zirveye ev sahipliği ve zirve başkanlığı yapmak Türkiye’nin iklim finansmanına erişim talebini güçlendirebilir. Zirvenin ardından en önemli üç somut sonuç şunlar olurdu: Ulusal ve yerel düzeyde iklim geçişi eylem planlarının hazırlanarak yürürlüğe sokulması. Su güvenliğini sağlayacak ‘yeni nesil’ yapılanmaya geçilmesi. İklim krizinin yarattığı olumsuz etkilerin hissedildiği; başta su, gıda, enerji, ekosistem olmak üzere; her alanda uygulama açığının daraltılması için teknik, yasal ve mali alanlarda somut eylem planlarının yapılması. (Mehmet Ekmekçi)

‘Aynı ülkede hem kuraklık hem sel yaşıyoruz’

◊ Türkiye, iklimbilimcilerin ‘sıcak nokta’ dediği, dünya ortalamasından daha hızlı ısınan Akdeniz Havzası’nın ortasında. En kritik üç riskimiz şunlar: Su kıtlığı ve kuraklık, aşırı sıcaklar ve bunun getirdiği orman yangınları, kısa sürede çok yoğun düşen yağışların yol açtığı seller. Üçü birbirine bağlı. Aynı ülkede hem susuzluk hem sel yaşamamızın sebebi yağışın daha seyrek ama daha şiddetli gelmesi. (Levent Kurnaz)

Enerjimizin büyük kısmını ithal ediyoruz ve her yıl bunun için çok büyük bir döviz ödüyoruz; güneş ve rüzgârsa bizim kendi kaynağımız. Avrupa Birliği sınırda karbon vergisi uygulamaya başladı: Ürettiğimiz malın içinde ne kadar kirli enerji varsa ihracatçımız o kadar fazla ödeyecek. Ayrıca kömür santrallerinin yarattığı hava kirliliği her yıl binlerce insanın sağlığını bozuyor. Güneşi bu kadar bol bir ülkenin temiz enerjide geri kalması kabul edilemez. (Levent Kurnaz)

◊ Bitkiler belli bir sıcaklığın üzerinde strese girer ve verim düşer. Buğday benzeri temel ürünlerimiz özellikle kuraklık yıllarında ciddi kayıp yaşıyor. Ayrıca baharda erken gelen sıcaklar ağaçları erken çiçeklendiriyor, ardından gelen don, meyveyi yok ediyor. Bunun sonucu raf fiyatlarına yansıyor. Çözüm; suyu damla damla veren sulama yöntemleri, kuraklığa dayanıklı tohumlar ve suyun az olduğu yerde çok su isteyen ürünlerin ekilmemesi. (Levent Kurnaz)

‘Ormanın içine ve kenarına bina yapmayı durdurmalıyız’

◊ Marmara’daki müsilaj ısınan ve kirlenen bir denizin verdiği açık bir uyarıydı. Karadaysa verimli tarım topraklarını, meraları ve ormanları betona açmaya devam ediyoruz. Toprak da deniz de karbonu tutan doğal depolarımız; onları korumak hem iklim için hem de geçimini onlardan sağlayan insanlar için şart. Orman yangınları konusunda COP31 zirvesi bize yangın riskini önceden haber veren erken uyarı sistemleri ve uydu izleme için uluslararası işbirliği ve finansman sağlayabilir. Ama yangın çıkmadan önleme yaklaşımına bir an önce geçmeliyiz. Ormanın içine ve kenarına yapılaşmayı durdurmalıyız. Çünkü sıcaklar artmaya devam ettikçe yangın sezonu da uzayacak. (Levent Kurnaz)

‘Dere yatakları yapılaşmaya kapatılmalı’

Kentleşme doğru planlama ve doğayla uyumlu bir şekilde yapılmadığı takdirde kentlerin olduğu alan ve havzalarda kullanılabilir su kaynakları potansiyelinde önemli azalmalar gözlenebiliyor. Su açısından dirençli kent dendiğinde, sel ve kuraklığa karşı güvende olan kentler akla gelmeli. Bunun için dere yatakları ve taşkın alanları yapılaşmaya kapatılmalı, gerekirse mevcut yapılar kademeli olarak taşınmalı. Alt havza ölçeğinde taşkın risk haritaları güncellenmeli ve imar planlarına bağlayıcı biçimde işlenmeli. Drenaj sistemleri gelecekteki yağış şiddetine göre yeniden boyutlandırılmalı, geçirimli yüzeyler oluşturulmalı, varsa sulak alanlar restore edilmeli, ‘sünger kent’ çözümleri araştırılmalı. (Mehmet Ekmekçi)